10 Ekim 2009 Cumartesi

SMS’le reklam işkencesi…

Dıııttt dıııttttt… Dıııtt dıııttttt…
Sabahın köründe, bir toplantının tam ortasında, önemli bir telefon görüşmesinde, misafirlikte, yemek yerken, su içerken, gezerken, uyurken…

Dıııttt dıııııttt! Dıııttt dıııııııtttt!
Önemli bir şey herhalde, bırakıp işi gücü bakmalı telefona… Hay Allah, o da ne? GSM operatörüm yeni bir kampanya başlatmış, sağ olsun beni de haberdar ediyor…

Dıııtt dııııtttt! Bilmem hangi melodiyi indirmek için bilmem hangi numaraya mesaj gönderebilirmişim!

Dıııtt dııııtttt! Son günlerin en popüler oyununu istiyorsam, hemen indirebilirmişim!!

Bla bla bla bla…

En yakın arkadaşımdan, kardeşimden, sevgilimden, annemden babamdan, hepsinden çok o düşünüyor beni, en çok o seviyor; sevgili operatörüm! “Çok muhabbet tez ayrılık getirir” sözünden bihaber, e tabii teknolojiye ne gerek atasözleri… Üstelik iletişmiyoruz; bu aşk tek yönlü, istesem de yanıt veremem…

Günün her saati GSM operatörümden gelen mesaj yetmiyor, sezon başında-sonunda-ortasında çeşitli mağazalardan gelen, mesaj kutumu dolduran ama en önemlisi zamanımdan çalan mesajlar. Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü, herhangi bir gün, beni avantajlı alışverişlere davet eden harika mesajlar. Çok etkileniyorum, hemen gidip büyük büyük alışverişler yapmak istiyorum.

Neredeyse tacize dönen bu mesajların ardında, yapacağım varsa da yapmaz, gideceğim varsa da gitmez, ihtiyacım varsa da almaz oluyorum. Murat Şaylan haklı tabii, “Araştırmıyoruz!”… Araştırsalar, görecekler insanların bu mesajlardan ne kadar rahatsız olduğunu; kaş yapalım derken, göz çıkardıklarını…

Aslında SMS iyi bir doğrudan pazarlama aracıdır…
Hep söylediğimiz gibi, iletişim yoğunluğunun ve dolayısıyla mesaj kirliliğinin artmasıyla beraber, geleneksel reklam mecralarının etki oranları da azalıyor. TV, gazete gibi mecralar üzerinden büyük kitlelere ve toplu olarak yapılan tanıtımlar artık yeterli kalmıyor. Şimdi tüketiciyi daha iyi takip etmek ve daha yakın temas kurmak gerekiyor. Çünkü alternatif çok fazla ve karar vermek artık daha zor.

Markanın farklılaşmasının ve tüketicisiyle daha özel bağlar kurmasının yollarından biri de, aslında eski bir pazarlama biçimi olan ama günümüzde yeni teknolojilerle yeniden popüler hale gelen “doğrudan pazarlama”… Şimdi kapı kapı dolaşmak olmaz belki ama teknolojinin nimetlerinden faydalanarak doğrudan ve etkili pazarlama yapmak mümkün. Özellikle internet ve cep telefonu gibi kişisel iletişim araçlarının gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla beraber, markalar için yeni fırsatlar doğmuş durumda.

Ama “izinli pazarlama” olmadan olmaz…
Tüketicinin kişisel özelliklerini ve hobilerini bir form aracılığıyla öğrenmek ve sonrasında kişinin ilgi alanlarına uygun konularda e-mail veya cep telefonu mesajı göndermek, markanın reklamının hedef kitlesine doğrudan ulaşmasını sağlar. Çok da olumlu sonuçlar almak mümkün. Buradaki en önemli ve hayati detay ise, tüketicinin bilgilerini toplarken, daha en başından o kişiye e-mail veya sms gönderimi yapabileceğinize dair izni almanızdır. Dahası, artık reklam almak istemeyen tüketici bu izni iptal etmek istediğinde, bunu kolayca yapabilmesine imkan tanıyacak bir sistem kurulması da bir diğer önemli gereklilik.

İzinli pazarlama hem tüketiciyi hem reklamvereni mutlu ediyor…
Dünyanın en iyi pazarlama gurularından biri olarak gösterilen Seth Godin’in 1999 yılında yayınlanan aynı isimli kitabıyla hayatımıza giren “izinli pazarlama” kavramı, batı ülkelerinde çoktan yerleşti ve etkin bir biçimde de kullanılıyor. Tüketicinin reklam almayı kabul etmesiyle, her iki taraf da çeşitli avantajlar kazanıyor. Reklamveren, reklamını, ürün veya hizmetiyle gerçekten ilgilenen kişilere göndererek, müşteri kazanma veya mevcut müşterisine daha çok satış yapma fırsatı yakalıyor. Reklam almayı kabul edenlere ise, GSM operatörleri tarafından, başta bedava kontör olmak üzere, çeşitli avantajlar sağlanıyor. Yani tüketici mutlu, operatör mutlu, reklamveren mutlu…

Ama bu durum Batılı ülkelerde böyle tabii, “izinli pazarlama” kavramı ülkemize geldi gelmesine de, şimdilik sadece ismen…

Tabii cep telefonunuzu bulup bir yerlerden sizi arayan ve kredi kartı, sigorta veya başka bir ürün/hizmet satmaya çalışan kurumlardan hiç bahsetmiyorum bile. Bu pazarlama biçimiyle gerçekten müşteri kazandıkları oluyor mu, bunu da çok merak ediyorum doğrusu…

Size reklam mesajı gelmesi için izin verdiniz mi?
Dııttt dııııttt! Eskiden keyif veren mesaj sesi, uzun zamandır bir kabusa döndü. Üzerinde geyikler çevriliyor artık,
- Mesajın var, baksana…
- Aaa, evet, en yakın dostum Turkcell’dendir (Avea’dandır / Vodafone’dandır). Çok sever beni kendileri, her gün birkaç defa hatırımı sormasa rahat etmez.

GSM operatörleri bu eziyetten ne zaman vazgeçer? Peki, markalar ne zaman rastlantısal doğrudan pazarlamayı, “etkin doğrudan pazarlama”ya dönüştürür de marka değerlerini bu yolla artırır?

Medya hayatımızı kurtarabilir mi?

Andy Warhol'un, sıradan insanların medya aracılığıyla meşhurlaştırılıp tüketilmesini eleştiren ünlü sözü, “Bir gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak”, günümüzde gerçekliğini çoktan sağlamış durumda…

Her kişi, konu ve olay, medyada haber olabilir; yoğun haber olması durumunda da meşhur hale gelebilir. Binlerce gazete, dergi, TV kanalı, haber sitesi, radyo kanalı; reytingi yüksek konu, olay ve kişilerin peşinde koşuyor. Pek yakında asıl şaşırtıcı olan, bu güne dek medyada yer almamış olmak olacak herhalde…

Pek çok örneğin açıkça gösterdiği gibi, mesele artık meşhur olmakta değil. Medya, reytingi olan her konuyu manşetlerine taşır, ekranlara çıkarır. Reyting aldığı sürece de bonkörlüğünü korur. Peki, ya sonra?

Medyanın ısrarlı takibiyle gelen başarı
Vicdanı olan herkesin büyük bir üzüntüyle karşıladığı Münevver Karabulut cinayetinde, zanlının yakalanması bir medya başarısı olarak gösteriliyor. Buna kısmen ben de katılıyorum. Medyanın bu cinayete olan yüksek ilgisi, belki cinayet zanlısının, zengin ve ünlü bir aileye mensup olmasındandır.

Zengin oğlan-fakir kız edebiyatı her zaman iş yapar ne de olsa…

Münevver’in babasının çarpıcı açıklamalarıydı belki olayı sıcak tutan; her kanalda, her programda reyting alan konuşmalar…
Belki de, bitmeyen medya kazalarıydı; adli tıp raporundaki hata, çelişkili açıklamalar, baskı altındaki emniyet, babanın holding önündeki testereli şovu, tam ortalık durulurken ortaya çıkıp duran iddialar…

Kesik baş cinayeti, Türkiye’nin en medyatik cinayetlerinden biri oldu. Konu, ana haber bültenlerine, gazetelerin manşetlerine defalarca taşındı.

Medyanın ısrarlı takibinin etkisiyle, davayı çözmek emniyet için de namus meselesi olmuş, babanın testereli şovu, tüm sürecin üstüne tüy dikmişti; olay çığırından çıkıyordu. Tam ipin ucu kaçmışken teslim oldu Cem Garipoğlu ve hepimiz derin bir nefes aldık…

İşte, medyanın gücüne dair hazin, lakin örtüşen bir örnek…

Ama bazen, çok önemli olaylar –reytingi düşük diye- tozlu raflara kaldırılıyor; yeni bir felakete kadar…
Bazı konular var ki, yaşandığı anda reytingi yüksek oluyor. Ekranda ne kadar acı, ne kadar gözyaşı, ne kadar çok felaket varsa, ilgi de o denli yükseliyor ne yazık ki. Zamanla heyecan azalıyor, yaralar geçici de olsa sarılıyor; ortalık duruluyor… Konu, medyadaki önemini de günden güne kaybediyor…

Oysa en az Münevver Karabulut cinayeti kadar gündemde tutulmalı bazı konular; unutulmamalı, unutturulmamalı… Son sel felaketi örneğin; günden güne azalıyor, değil mi haber sayısı?
Yakında tamamen unutulacak… Oysa sorun aynı yerde, olduğu gibi duruyor. Yeni bir felaket, her an kapımızda.

Medyanın işlevlerinden biri de çözüme katkı sağlamak mıdır?
Ben böyle olmasını umut ediyorum. Medyanın ilk işlevi, elbette ki haberdar etmek. Diğer yandan eğlendirmek de önemli. Hatta günümüzde, medyanın eğlendirme yanı, haberdar etme işlevinin önüne geçmiş durumda. Kanalların yarışma, magazin, dizi, vb. eğlence yapımlarına ayırdığı bütçelere, bir de habere ayırdığı bütçelere bakalım; hangisi daha yüksek?

Medya dördüncü kuvvet idi eskiden. Bugünkü etkisine baktığımızda, çok daha üst sıralara yükseldiği, hepimizin malumu. Böylesi büyük bir güce kavuşmuş olması, halka hizmet ettiği sürece, şüphesiz çok iyi. Peki, medya kime hizmet ediyor? Bu çok tartışmalı bir konu, o yüzden pas geçiyorum; belki başka bir yazıya…

Medyanın halka hizmet etmek üzere yayın yaptığı inancıyla devam edelim düşünmeye, bu gücün; çeşitli konu ve olayların çözüm sürecinde de etkin olarak kullanılması, büyük değişimler yaratmaz mı? Hepimizin hemen hatırlayacağı iki örneğe bakalım mesela; tüm ülkeyi derin bir üzüntüye boğan deprem ve sel felaketi… Tekrarlanma ihtimali çok yüksek iki büyük felaket…
Medyanın, deprem için alınan önlemleri belli periyotlarda takip etmesi ve halkla paylaşması, acaba ilgililerin de bu konuya duyarlılığını arttırmaz mı? Olası yeni bir sel için her bir şehirde neler yapıyor araştırılsa, bir tür denetmen olunsa, sonuçlar kamuoyu ile paylaşılsa; çözüm için daha tetikleyici olmaz mı?

Medya, eğlenceye yatırıma devam etsin elbette, “halk bunu istiyor” adı altındaki programların da alıcısı olduğu şüphe götürmez. Buna bir de, “halk bunu da bilmeli, takip etmeli” adı altında yayınlar eklenmesinden ve bunda istikrar sağlanmasından bahsediyorum sadece.

Evet, eğlenceli yapımlar kadar yüksek reyting almaz ama bazı konulara yakın markaj, belki de hayatımızı kurtaracak; değmez mi?

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...