4 Eylül 2011 Pazar

Önce hayaller gitmeli…


Bugün, toplayıp tüm gücümü nihayet, taşıyacağı yüke yaraşır bir sandık aramaya çıktım…  Sevda kokmalıydı, öğrenilmişlik, hüzün, tutku, ölüm, yaşam kokmalıydı… Sanırım sadece bir antika olabilirdi aradığım, gezindim eskicilerde uzun uzun… Üzerinde kabartmaları olmalıydı, işlenmiş güzel bir ceviz ağacı belki de… Öyle, sıradan bir sandık olmazdı, olamazdı… Yükümü taşımaya cesaret edemeyen sandıklar bir bir geriye çekildi, bakışlarımın keskin sorgulamalarından ürküp… Taşıyacağı değerin, hakkını vermeliydi sandık…

Uzun sürdü arayışım, yorgun, bitkin, biraz da ümitsizdim artık… Emanetimi teslim edebileceğim sandık, çok uzaklardaydı benden… Yaşlı bir amcanın nur yüzü davet ettiğinde beni o küçücük dükkana, umut etmeye cesaretim kalmamıştı…

Dükkanda gezinirken, gözlerim buluştu sonunda saatlerdir aradığım o sandıkla… Bir kenara sıkıştırılmış, neredeyse gizlenmişti… Görür görmez tanıdım… Yaşanmışlıkları olan, hikayesi olan, emanetime yakışır bir tarihi olan, işte tam da, aradığım o sandıktı… Duruşu, mağrur ama hüzünlü… Koyuya yakın kestane renginde, ceviz ağacının derin eğimli çizgileri uzanıyor… Üzerinde gezinen ellerin tatlı acısını anlatıyor sanki… Kapağında, kuruyan gözyaşlarının izleri var yer yer… Bir kuş işlenmiş ustalıkla… Sanırım eski bir çeyiz sandığıydı… Sevdaya emanet edilmişse de, derin acılara tanıklık etmiş, yaşlı mı yaşlı bir sandık… Buram buram hüzün kokuyor… Ellerim titrek, kararsız, usulca gezindi üzerinde… Sandık sarıldı sanki ellerime, heyecanlı, duyuyordu hikayemi, iştahla bekliyordu…

Aldım onu, çıktık yola… Yol uzun, yol zorluydu… Hikayelerini dinledim, yüreğimde depremler, dilimde ağıtlar… Yol uzundu…

İşte, sonunda evimizdeydik… Kapı ardımızda kapandığında, değerli misafirimin üzerine ilk gözyaşım damladı… Uzun sürmeyecekti misafirliği, emaneti almak için sabırla bekliyordu…

Oturdum… Derin bir nefes aldım… Önümde sandık, göğsümde koca bir yumru…
Önce sana dair tüm hayallerimi bir bir çağırdım, sonunu hep mutlu yazdığım pembe hayallerimi… Direnirler sandım, gizlenirler… Yanıldım… Boyunlarını büküp, cezalarına razı, hepsi yavaş yavaş dizildi karşıma, ne kadar da çoktular…  En büyüğü -beni en çok mutlu eden ve en çok canımı acıtanı-, en sona gizlendi… Hepsinin gözleri yerde, dilleri tutuk; biraz utangaç, biraz çaresizdiler… Sandığın farkında, kararın bilincindeler… Bu yüzden sanki biraz tedirgin, her zamankinden daha hüzünlüler…
Sandığın davetkar çağrısına kapadılar bir süre kulaklarını, gözlerimde bir ışık aradılar, sessiz ama ümitli… Öyle uzun zamandır yaşıyorlardı ki evimde, öyle güzel serpilip büyümüşler, öyle can bulmuşlardı ki, her biri benden bir parçayı almış, öyle bana ait olmuşlardı ki… Şimdi koca bir kimsesizlikle örtülmeye hazırlanmalarını istediğim şu saatte, ayrılığın o kadar da kolay olmayacağını mırıldanıyorlar… Ben mi büyütmüştüm onları bu denli, onlar mı aldatmıştı beni… Kim kime hapsolmuş, hangimiz diğerinin esiri, ayırt edemeyecek kadar karışmıştık birbirimize… Gerçek ile hayal, düş ile masal… Küçük bir adımla başlayan bu oyunda, birbirimize kenetlenmiş, sınır çizgilerimiz kaybolmuştu… Sandığa kilitleyeceğim hayallerim mi, onlara can veren kalbim mi, kalbimi esir alan sevda mıydı?
Yıllarıma neşe, umut, mutluluk ve derin bir hüzün katan senli hayallerimin her birini tek tek izledim… Bir kez daha, yeniden, coşkularına teslim ettim kendimi… Bir kez daha, onların cıvıltısına ve sevinçli kahkahalarına karıştım… Bir kez daha… Bu defa, son kez olduğunu bilerek, bıraktım kendimi onların akışına…

Yavaş yavaş dağılıyor sis, an be an daha silik hale gelirken resimler, sesler gittikçe uzaklaşıyor… Koca bir kalabalığın içinden, koyu bir sessizliğe doğru ilerliyorum. Dizlerim titrek, yüreğim titrek, sesim titrek, dokunuşum titrek… Gittikçe uzaklaşıyor, yüreğime halatlarla bağladığım hayallerim… İncecik saydam bir ipin ucundaydılar şimdi, her an uçup gidecek gibi…

Ruhuma derin kesikler atan keskin bakışlarına eğdim başımı… Hayallerim biraz küskün ama onurlu, ben söylemeden anlamış, usulca ilerliyorlardı sandığa… İncecik iplerden her biri daha da incelip usulca koparken yüreğimden, bir parçamı da kendileriyle götürüp yerleştiler o heybetli sandığa…

En zor veda en büyüğü ile yaşandı… Diğerlerine davrandığım kadar hoyrat olamadım. Bir sicim gibi indi gözlerimden yaşlar… Tekrar tekrar düştüm içine, yıllarımı sığınarak geçirdiğim o büyük hayalimin… Bazen düşlerime konuk olan, bazen gerçekten ayıramadığım hayalim… En çok bu veda sarstı beni… Sanki kimsesiz kaldım… Koca bir boşlukta, aşağıya doğru hızla düşüyordum… Ne tutunacağım bir dal var, ne güveneceğim bir söz, ne bir gülüş… Şimdi tamamen sahipsiz ve kimsesiz yüreğim… Son vedayla harap düşmüş, iplerin koptuğu yerden ince ince kanıyor…

Kendiliğinden ve büyük bir gürültüyle kapandı, aldığı emanetin kıymetini bilen sandığın kapağı… Küçük bir toz bulutu, derken koca bir hiçlik…

Artık bitmişti işte… Tuhaf bir sessizlik sarmıştı her yeri… Az önce bir festivali andıran odamda, şimdi yapayalnızım… Her biri, koca bir boşluk bırakıp geride, gitti işte… Şaşkın, yorgun, uzandım koltuğumun kenarına…

Ne zaman sonraydı, hatırlamıyorum… Kaç saat, kaç gün, kaç hafta, kaç ay geçti? Bilmiyorum… Açık penceremden içeriye usulca giren bir bebek ağlamasıydı, derin uykumdan uyandıran… Sanki küçük bir mucize… Kalktım bir hayaldeymiş gibi… Pencereme uzanan ceviz ağacının, büyümekte olan daha açık renkli yapraklarının her birini ayrı ayrı selamladım… Sonra kaldırdım başımı, beni selamlayan göğe, bir tebessümle yanıt verdim, minnetle…
Hayat vardı dışarıda, akıp gidiyordu işte… Yüreğimin kanayan parçaları kabuk bağlamış, bahara hazırlanıyordu… Nedensiz miydi bilmem, sokağa çıkmaya, hayata karışmaya itiyordu beni… Bıraktım asiliği, eğdim başımı, geçtim aynanın karşısına… Bakışlarımda, taze ama çok eski bir hüzün miras kalmıştı senden, gocunmadım, bastım bağrıma, sevdim… Gülümsedim kendime…

Hayat akıp gidiyor işte… Ve ben hayattayım… Toprağımda tomurcuklanıyor yeniden yaşam... İçimde baharın tatlı kıpırtısı...

29.06.2009

10 yorum:

  1. Omuzumdaki yuk o kadar agirki tasimiyacak hale geldim :(, bende sandik arayisina cikdim.

    Sevgiler :)

    YanıtlaSil
  2. Her ne ise sizi üzen ve bu denli ağırlaştıran, inanın ki geçecek... Çünkü hiçbir acı, kaygı veya korku, biz onları sahiplenip beslemediğimiz sürece kalıcı değil... Ne olduysa oldu, ne yaşandıysa yaşandı ama bitti işte. Bırakın akıp gitsin tüm kötü düşünceler ve duygular... Günden güne hafifleyecek, yenileneceksiniz...

    Benim yükümü hafifleten sandığın size de güç vermesi dileğiyle...

    YanıtlaSil
  3. Adı insan olan canlının elinde çok hassas bir terazinin bulunması; insanı, insanlığa bir armağan gibi taşıması adına çok önemli.

    İnsanlık boş durmuyor; duygular, algılar; bizim dışımızdaki güzellikler, çirkinlikler; iyiler ve kötüler; ve tarafsızlar; sürekli bir şeyler üretiyor.

    Ama en güzeli aynanın ışık ile buluştuğu yerde kendimize bakabilmemiz. Bu bakış; rezilce mi, minnet duygularıyla mı; küskünlükle mi, erdemli bir insanın ağır başlı duruşuyla mı? ...

    Tabiatı, evrenin içinde bıkmadan, üşenmeden dönen bu müthiş gezegeni sevdiğimde ; insanlığı oluşturan tüm insanları ve onların korkunç duygu üretkenliklerini sevdim. Bu sevmenin irdelemisi ile; iyi ve kötünün, güzel ile çirkinin ne kadar yanyana; ne kadar önemli bir gereksinim ile birbirini tamamladığıne tanıklık ettim.

    Ve hayat; tercihlerden ibaret olan hayatı; kendi ruhundan süzülen öğretiler, duygular ile avulçamanın korkusuzluğunu sevdim.

    Bugüne kadarki hayatı ne güzel avuçlamışsınız! Ne güzel... Ve sandık; avuç avuç anıyı-hatırayı alabilen; hertürlü hüzne, sevinçe tanıklık yapmış; ahşap kokulu sandık; önünde eğiliyorum ve selam ediyorum sana.

    YanıtlaSil
  4. Ne güzel bir yazı,umut verici,pozitif:))
    Hayata güzel bakmayı,umutsuzluğa kapılmamayı öğütler cinsten.
    Keyifle okudum Silvacım...
    Sen hep yaz!

    Aydınlık bir Sonbahara....

    YanıtlaSil
  5. Natali, çok teşekkür ederim... Bu güzel yorumlar, aşka getiriyor insanı sahiden... Hep yazıp, daha çok daha çok yazasım var:)))

    YanıtlaSil
  6. Sevgili Güven,

    Her birimiz incecik bir ipin üzerinde yürüyor gibiyiz... Ruhumuz, o ip üzerinde atıyor tüm adımlarını... Bu nedenle, her daim uyanık ve farkında olmak, girdaplara düşmemek adına çok önemli.

    Kendimdeki tüm değişiklikleri izlemek benim için keyifli bir süreç. Kendimi anladığımda, tüm insanlığı anlarmışım gibi geliyor bazen...

    Çok da karmaşıklaştırmadan hayatı, yanıtsız sorulara boğmadan; basitçe ama her rengi, her kokuyu, her sesi, her tadı alabilecek kadar da özenle yaşayabilmek, ne müthiş olur, değil mi?:)

    YanıtlaSil
  7. Kesinlikle "müthiş" olur. O zaman, ses, koku,dokunuş,anlayış,hissediş kendi felsefesinin sanatını oluşturur:

    Büyük sanatçının büyük tuvaline ve büyük sürüden ayrılarak farklı bir sanat bırakır:))

    YanıtlaSil
  8. İyiki gece degildi bunu okudugumda, iyiki yalnız degildim. Aglama sesime bütün ev uyanırdı heralde :( Şimdi içime akıtabiliyorum hiç degilse.

    Nasıl güzel bir duygu seslendirmesi bu? nasıl bu kadar iç acıtırken, bir yandanda ümit verebiliyor?

    Slva, ne diyeyim, diyecek bir şeyim yok..

    YanıtlaSil
  9. Hani gecedir, karanlıktır, büyük bir fırtınadır... Yağmur, rüzgar... İçin titriyordur hani; soğuktan mı acıdan mı, bilemediğin... Hani çaresizsindir, yalnızsındır, umutsuzsundur...

    Sonra, diner yağmur, fırtına susar... Toprak mis gibi kokar hani... Kaldırırsın başını göğe, şans bu ya, belki bir de gökkuşağı görürsün... Neşelenir için, nedensiz... Derin derin nefes alırsın... Yorgun ama huzurlu, tatlı bir ifade yayılır yüzüne, tüm ruhuna siner bu duygu hani... Ne güzel şeydir yaşamak... Umut, ne güzeldir...

    Sevgili Aslı, çok teşekkür ederim güzel yorumun için... Yeniden, o güne gidip geldim ben de:)

    YanıtlaSil
  10. Güven:
    O halde bizlere, hayatı bir sanat tadında yaşamaya çalışmak kalıyor... Becerebildiğimiz kadarıyla tabi:)

    YanıtlaSil

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...