6 Aralık 2011 Salı

Biraz durabilir misin?

Zaman, üstümüze üstümüze yürüyor sanki. Biz çoktan gerisine düştük de, o arkadan itekliyor bizi. Her şey ne kadar da hızlandı. Ne dost sohbetleri, ne aileye ayrılan zaman, ne yemeğin tadı, ne nefes almanın hazzı, hiçbiri yavaşlatamıyor bizi. Çoktan geç kalınmış randevularda, teslimi gecikmiş işlerde, asıl söyleneceklere sıra gelmeden zamanın son verdiği sohbetlerde kalıyor hep aklımız, kalbimiz... Hep eksik kaldığı için belki de, ne aç oluyoruz ne de tok... Öylece, arafta akıp gidiyor hayat...

En çok da kendimize uzak düşüyoruz. Biliyoruz bir şeylerin ters gittiğini, hissediyoruz da, durup anlamaya vaktimiz olmuyor hiç... Kendi sesimiz gittikçe uzaklaşıyor bizden.

Trevanian'ın Şibumi adlı kitabında "şibumi" kavramıyla tanıştığımda, içten içe bildiğim ama üzerinde hiç düşünmediğim bu konuya takıldı işte aklım.

Sahiden de, dinlenebiliyor muyuz? Arada bir, zihnimiz gidip uçsuz bucaksız bir çimenlikte, her şeyden ayrı ve her şeye ait olabiliyor; kurtulup tüm kaygılardan, korkulardan, hayatın özünü kucaklayabiliyor, buluşup kendimizle yeniden doğabiliyor muyuz?

Gerçekten istediğimiz hayatı mı yaşıyoruz yoksa alıştığımızı mı? Tadına vararak mı yaşıyoruz hayatı, stres altında ezilerek mi?

Aşağıya, çok keyif alarak okuduğum Şibumi'den bir kesit aldım... Ama önerim, bu kitabı okuyun... Kişinin, kendisine ne kadar uzak düştüğünü düşünmesi ve belki de özüne biraz daha yaklaşması için iyi bir fırsat...


... Oyunun ortalarında bir yerde Nichoali kısa bir süre derin bir sükunet içinde dinlenebiliyor, sonra oyununa taptaze bir zihinle dönebiliyordu.
...

Birçok mistikler gibi Nicholai de bu yeteneğinin farkında değildi. Başlangıçta başka insanların da aynı deneyimlerden geçmediğine bir türlü inanamadı. Mistik dönemleri olmayan bir hayatı aklı almıyordu, bunu yapamayan insanlara gerçi acımıyordu ama onları bambaşka bir düzenin yaratıkları olarak görüyordu.


Nicholai'nin mistisizmi, bir gün öğleden sonra Otake-san'la Go oynarken ortaya çıktı. Oyunları çok klasikti o gün. Go kitaplarında tarif edilen oyun modellerinden ancak bir kaç ince nüansla ayrılabiliyordu. Üçüncü saatin içinde bir ara Nicholai, kendisine dinlenme ve tüm varlıklarla bir olma kapısının açık olduğunu hissetti. Ve hemen kendisini rahat bırakarak bu şanstan yararlandı. Bir süre sonra bu duygu eriyip gitti, Nicholai hareketsiz ve tümüyle dinlenmiş durumda oturmaktaydı. Öğretmeninin pek belirgin bir hamleyi yapmakta neden bu kadar geciktiğini merak ediyordu. Gözlerini kaldırdığı zaman Otake-san'ın bakışlarını Go tahtasında değil, kendi üzerinde bularak şaşaladı.


"Ne oldu hocam? Bir hata mı yaptım?"


Otake-san Nicholai'nin yüzünü dikkatle inceledi. "Hayır Nikko. Son iki hamlede gerçi fazla bir deha eseri göstermedin ama hata da yapmadın. Fakat.. sen hayale dalmışken nasıl oynayabiliyorsun?"

"Hayale dalmak mı? Ben hayal kurmuyordum, hocam."

"Kurmuyor muydun? Bakışların bulanıktı, yüz ifaden boştu. Hatta hamlelerini yaparken oyun tahtasına bakmıyordun bile. Gözün bahçeye bakarken parmakların taşları oynattı durdu."

Nicholai gülümseyerek başını salladı. Anlamıştı. "Haa, evet" dedi, "Dinlendiyordum, şimdi geri döndüm. Tabii o arada tahtaya bakmama gerek yoktu."

"Lütfen bana anlat Nikko. Neden tahtaya bakmana gerek yoktu."


"Ben... şey... ben dinleniyordum." Nicholai, Otake-san'ın kendi söylediklerini hiç anlamadığını farkedince aklı karışmaya başlamıştı. Çünkü o güne kadar mistik deneyimlerin herkesin başına geldiğine inanıyordu.


Otake-san arkasına yaslandı, ağzına bir nane şekeri daha attı. Bunları yıllardan beri emerdi. Fazla konsantrasyondan doğan mide ağrılarını bastırmak için, "Şimdi söyle bana" dedi. "Dinlenme dediğin zaman ne demek istiyorsun?"


"Herhalde 'dinlenme' kelimesi doğru seçilmiş bir kelime değil, hocam. Asıl kelimenin ne olduğunu bilmiyorum. Kimsenin de buna bir isim taktığını duymadım. Ama hangi duygudan bahsettiğimi biliyorsunuzdur. Yerinizden kıpırdamaksızın uzaklara gitmek. Yani... uçup başka şeylerin içine girmek ve... ve herşeyi anlamak." Nicholai utanmıştı. Geçirdiği deneyim, kelimelerle anlatılamayacak kadar basit bir şeydi. Sanki öğretmeni kendisine soluk alıp vermeyi ya da çiçeklerin kokusunu sormuş gibi. Nichoali aslında Otake-san'ın bu duyguyu pek iyi bildiğinden emindi. Kendi dinlenme dönemlerini hatırlaması yeterdi. O halde neden soruyordu bu kadar soruyu?


Otake-san uzanıp Nicholai'nin kolunu tuttu. "Biliyorum, Nikko" dedi. "Anlatmanın senin için güç olduğunu biliyorum. Ve neler hissettiğini de birazcık anlayabiliyorum. Kendi başımdan geçtiği için değil ama bu konuda bir şeyler okuduğum için. Bu konu her zaman ilgimi çekmiştir. Adına mistisizm derler."

...

Otake-san onun koluna dokundu. "hayır, hayır, utanma ve korkma" dedi. "bak Nikko, bu sana olan şey... bu dinlenme dediğin şey... pek sık rastlanan bir şey değildir. Çok genç yaşlarda, kısmen buna benzer bir deney geçirenler hariç, pek az insanın başına gelir bu. Bilge insanlar bunu elde edebilmek için disipline ve meditasyona yönelirler. Aptallar ise aynı noktaya ilaçlar alarak varmaya çalışırlar. Çağlar boyunca çeşitli kültürlerde pek az şanslı kişi bu sükunete ve doğayla birleşme düzeyine çabalamadan ulaşabilmiştir. Bu kelimeleri kullanışımın nedeni, okuduğum kitaplarda bunların kullanılmış olmasından. Yani bazılarına bu çok kolaylıkla ve doğal olarak geliyor. Böyle kimselere mistik derler. Öyle denmesi çok yazık. Çünkü bu kelime sanki dinle veya sihirle ilgiliymiş gibi bir izlenim yaratıyor. Aslında bu deneyimi anlatan kelimelerin tümü biraz tiyatromsu. Senin dinlenme dediğin şeye başkaları 'Ekstaz' diyor."


1 yorum:

  1. Silvacigim okurken cok keyif aldim, kallemine saglik :)

    YanıtlaSil

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...