30 Ağustos 2011 Salı

Karıştım hayata...

Ruhum, serseri bir gezgin gibi, salsalar da dolansam diyor özgürce etrafta… Normlardan, kalıplardan, ezberlerden sıyrılsam da, dilediğimce yaşasam… Öyle sıradan ki hayat, şu zincirleri bir kırabilsem; karışsam hayatın özüne, kaybolsam derinliklerinde…

Döndüm baktım da geçmişime, pişmanlıklarımın hiçbiri yaşadıklarım için değilmiş meğer… Özlemle andığım ne varsa, içimde gizlenmiş yaşanmamışlıklara dairmiş, öğrendim… Sınır dediğim yerde bitmiyormuş meğer hayat, sınırdan sonrası yeni bir dünyaymış, keşfedilmek için bana seslenip duran…

Sonunda asi yanım galip çıktı savaştan; çözdüm beni bağlayan halatın düğümünü, yeni bir hayata yelken açtım…

Karıştım denizin sularına, dalga oldum, balık oldum, gezindim derinliklerde, su oldum…

Derken uzattım başımı dışarıya, rüzgarı duydum, takıldım peşine, ben de rüzgar oldum… Önce estim usulca, okşadım sahilleri, ağaçlarla dans ettim, yaprakların kulaklarına sevda masalları fısıldadım…

Sonra fırtına oldum, şiddetimden eğdi başını ağaçlar, çaresizce gizlenmeye çalıştı az önce seviştiğim yapraklar… Hoyratlığım kısa sürdü, bir ağacın kökünde dindi öfkem, duruldum… Derken ağaç oldum, toprağın derinliklerine doğru uzandı köklerim…

Toprağa iyice bağlandığımda ve güçlendiğimde, doğruldum yavaş ama kendimden emin; uzandım göğe doğru… O heybetli ağacın narin bedeninde, her bir duygum bir dala döndü, başka başka yönlere savruldu kollarım, yüzüm hep göğe dönüktü…

Dallardan birinde devam ettim yolculuğuma, usul usul ilerledim, ta ki bir yaprağın damarlarına ulaşıncaya kadar sürdü tırmanışım…
Şimdi artık, yeşil-sarı karışımı güzel bir yapraktım, rüzgarla hafif bir dansa koyuldum…

Bir an şiddetlenince rüzgar, koptum dalımdan, bir süre özgürce havalandım gökyüzünde, sonra yavaşça kondum toprağın üzerine… Öyle güzel kokuyordu ki, imrendim, eridim yavaşça, karıştım ben de toprağın kahverengi büyüsüne…

Silva Demirci - Ağustos 2009






25 Ağustos 2011 Perşembe

Siz hangisisiniz?

Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikayet eden, her gün hayatının ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı. Hayat, ona göre çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmuştu. Bir problemi çözer çözmez bir yenisi çıkıyordu karşısına. Genç kızın yakınmaları karşısında, mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.

Bir gün onu mutfağa götürdü. “Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye patates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu. Daha sonra kızına tek kelime etmeden beklemeye başladı. Kızı hiçbir şey anlamadığı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi merakla bekliyordu. O kadar sabırsızdı ki sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı. Babası, onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi. Yirmi dakika sonra adam, cezvelerin altındaki ateşi kapattı. Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu. İkincisinden yumurtayı çıkardı. Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana boşalttı.

Kızına dönerek sordu: “Ne görüyorsun?”
“Patates, yumurta ve kahve.” diye alaylı bir cevap verdi kızı.
“Daha yakından bak bir de.” dedi baba, “Patatese dokun.”
Kız, denileni yaptı ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi. “Aynı şekilde, yumurtayı da incele.”. Kız, kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını gördü. En sonunda, kızının kahveden bir yudum almasını söyledi. Söyleneni yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme yayıldı, Yine de bir şey anlamamıştı. “Bütün bunlar, ne anlama geliyor baba?” Babası, patatesin de yumurtanın da kahve çekirdeklerinin de aynı sıkıntıyı yaşadıklarını; yani kaynar suyun içinde kaldıklarını anlattı. Onlar, sıkıntı karşısında farklı farklı tepkiler vermişlerdi.

Patates; daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken kaynar suyun içine girince yumuşamış ve güçten düşmüştü.

Yumurta ise çok kırılgandı, dışındaki ince kabuğun içindeki sıvıyı koruyordu; ama kaynar suda kaynatınca sertleşmiş ve katılaşmıştı.

Ancak kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişler ve ortaya tamamen yeni bir şey çıkmıştı. 


Sen hangisisin?” diye sordu kızına. “Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin? Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin? Yumurta gibi, kalbini mi katılaştıracaksın? Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi vereceksin?”


Ne zaman, başıma gelen olayların katlanılmaz, adaletsiz ve daha bir sürü kötü şey olduğunu düşünsem, aklıma bu hikaye gelir. Mesele, başıma ne geldiğinde değil sahiden, başıma geleni nasıl karşıladığımda… Ve ben kahve tanecikleri gibi olup, her yaşadığımın beni daha olgunlaştırıp, kokumu daha güzelleştirip, daha renkli, daha güzel bir varlığa dönüştürmesini umuyorum, bunun için eğitiyorum kendimi…

Peki, siz?

Siz hayatı ve başınıza gelenleri nasıl karşılıyorsunuz?

23 Ağustos 2011 Salı

Seninki kaç santim?

Greenpeace’in uzun zamandır devam eden “Seninki kaç santim?” isimli kampanyasında ikinci süreç başladı. Toplanan imzalar Bakan’ın karar alması için yeterli gelmeyince, kampanyanın ikinci aşamasında dikkat çekici bir eyleme başvuruluyor. Bu kadar imza toplanmasına, mektuplar gönderilmesine ve telefonla aranmasına rağmen bir sonuç alamadığımıza göre, Bakan’ın kalemi yok herhalde esprisiyle hareket eden eylem, “Bakan’a Kalem Gönder” sloganıyla halka sesleniyor. Ben gönderdim kalemi, sıra sizde…:)

İşte, konuyla ilgili basın bülteni;


Bakana kalem gerek...
Greenpeace Akdeniz, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’in yavru balıkları kurtaracak imzayı atabilmesi için herkesi, Bakan’a kalem göndermeye davet ediyor.

Greenpeace, Ankara’nın ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde, sokakları “Bakan’a Kalem Gönder” yazılı billboard’lar ile donattı. Eylemin amacı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’e su ürünleri sirkülerini yeniden düzenleyecek imzayı attırmak. Sirkülerde avlanma boylarının değişmesi talep edilen öncelikli türler ise, soyu tehlike altındaki lüfer, kalkan ve orfoz. Greenpeace Akdeniz, ‘Seninki Kaç Santim?’ kampanyası kapsamında herkesi, Bakan Mehdi Eker’e kalem göndermeye çağırıyor.

Greenpeace Akdeniz Denizler Kampanyası Sorumlusu Banu Dökmecibaşı: “Anlaşılan Bakan Eker’in kaleminin mürekkebi bitti. Aksi halde, bilimsel çalışmalara, Birleşmiş Milletler raporlarına, 600 bin kişinin ısrarına, 3000 kişinin bizzat Bakanlığı aramasına karşılık, balıkları kurtaracak imzayı atardı. Biz, bu eylemle, herkesi Bakan’a imza için kalem göndermeye çağırıyoruz. 1 Eylül av sezonu başlamadan, öncelikle acil olarak kalkan, lüfer, orfoz balıklarının ardından da diğer ticari türlerin avlanma boylarının bilimsel veriler dikkate alınarak yeniden düzenlenmesini bekliyoruz” dedi.

Greenpeace, eldeki bilimsel verilere dayanarak kalkan balığının yasal avlanma boyunun 40 cm’den 45 cm'e, orfozun 30 cm’den 45 cm'e ve lüferin ise 14 cm’den 25 cm'e çıkarılmasını talep ediyor.
Greenpeace, balıkların yasal avlanma boylarındaki değişiklik için Bakan’ın imza atacağı kalemi PK 329 Beyoğlu, İstanbul adresine yollamanızı bekliyor. Gönderilen bütün kalemler, Greenpeace tarafından, Bakan Mehdi Eker’e teslim edilecek.

Henüz bir kez bile üreme şansı bulamamış yavru balıkların avlanması, aşırı ve yasa dışı avcılıkla birleşince dünya denizleri hızla yok oluşa sürükleniyor. Greenpace, sürdürülebilir balıkçılık politikalarının oluşturulması, deniz rezervleri ağı kurularak denizlerin sağlığını geri kazanması için denizler kampanyasını yürütmektedir. Proje ile ilgili bilgi için, www.greenpeace.org.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.




22 Ağustos 2011 Pazartesi

ahmaklığın devrik hali...

David Foenkinos'un kitabının adı bu: "ahmaklığın devrik hali"... Hızlıca okuyup bitirdim... Akıcı, sürükleyici, bazen güldüren, sıkça düşündüren güzel bir roman... Güçlü bir hayal gücü ve çok iyi betimlemeleri var... Depresyonu öyle güzel tanımlamış ki, şaştım doğrusu... Ve de tabi, aşkın insanın gözünü nasıl kör edip ahmağa çevirdiğini... Okunası bir kitap:)

"Aşkın gözleri kör ettiği söylenir, aslında hayat bizi kör ettiğinden, aşk körün değneğidir.. Nefes aldığımız sürece her türlü aşka ihtiyacımız var, çünkü aşkta sıcaklık var.. Önemli olan sevginin nerede saklı olduğunu bulabilmek.. "

18 Ağustos 2011 Perşembe

Farkında ve mutlu bir yaşam için…

İnsanın en keyifli yolculuğu, kendisine yaptığı yolculukmuş... Zorlu ve bol tuzaklı bu yolculukta, her daim uyanık olmanız, kendinizi çok iyi gözlemlemeniz ve de dahası kendinizi sevmeye devam etmeniz çok önemli...

Bu yolculukta, kendime mırıldandıklarımı sizlerle de paylaşmak istedim, minicik de olsa bir değişim yaratma isteği ve heyecanıyla… İşte, kişisel yolculuğumda öğrendiğim, özümsediğim ve uygulamaya sokarak (kimisi üzerinde ise çalışmaya devam ederek) hayatımı daha da güzelleştirdiğim kurallarım:

Kural 1:
Kendini çok iyi izle, gözlemle. Ama psikopata da bağlama. Ufak-tefek şeylere takılma. Soruna dönüşebilecek detayları ise asla kaçırma!

Kural 2:
Duygularını sürekli yokla. "Gerçekten böyle mi? Sahiden bu mudur hissettiğim/istediğim? Alışkanlık veya ezber öğretilerden kaynaklı bir tepki mi veriyorum?"… Sor kendine, cevap seni rahatlatana kadar da durma. Bir sürü geçiştirme yanıttan sonra, doğruya ulaşacaksın.

Kural 3:
Kendine eziyet etme. Sev. Bağışla. Hoşlanmadığın özelliklerini, beğenmediğin yönlerini görmezden gelme. Gör ama bu yüzden kendini dövme. Böyleyim işte, ne yapalım, de... Sen o özelliklerinle barışıp, görmezden gelmekten vazgeçtiğinde, rahatlayacaksın ve hatta günden güne değişecek, daha bir güzelleşeceksin; göreceksin...

Kural 4:
Yaşadığın ve hissettiğin her ne ise, gerçek mi yoksa yaratılmış bir durum mu olduğunu asla bilemezsin. Tam şu anda, gerçeği bulduğunu zannettiğin tam şu anda, belki de en büyük düşü yarattın. Peki, ne fark eder? Sana iyi hissettiren hangisiyse, gerçeğin de o olsun... Ne dünün pişmanlıklarıyla ne de yarının kaygılarıyla öldürme günü…

Kural 5:
Yaratım gücü herkeste var. Herkes kendi hayatını ve kendi gerçekliğini yaratıyor. Ama sen, bunun farkında olan azınlıktan ol. Neler yarattığını gör, beğenmediklerini değiştir, beğendiklerinle övün. En önemlisi, yaratım yeteneğini hayatını bir sanat eseri gibi tasarlarken kullanmanın müthiş gücünü ve keyfini keşfet.

Kural 6:
İnsanları olduğu gibi kabul et. Olduğu gibi kabul edip sevmeye devam edebildiklerini tut hayatında. Değiştirmeye çalıştığın, değişir diye umut ettiğin insanlardan uzak dur; onlar sen istiyorsun diye değişmeyecekler. Ve unutma, sadece kendini gerçek anlamda değiştirmen mümkün… İnsanları değiştirmeye değil sadece oldukları gibi sevmeye çalış…

Kural 7:
Hayat, her an keyif alabileceğin onlarca seçenek sunar sana. Kötü olaylara odaklanıp, mutsuz hikayeler dinleyeceğine, gözlerini güzel detaylara dik. Mesela güzel bir çiçeğe, parıldayan güneşe, yağan yağmura, güzel gülümseyen bir insana, hoş bir müziğe, keyifli bir paylaşıma… Zihnin seni karamsarlığa ittikçe, sen inatla ışıltılı tarafa çevir yüzünü… Biraz Polyanna gibi görünebilirsin, hatta kimileri seni saf ve hatta biraz salak bile bulabilir; ne fark eder? Her iddiasına girerim, onlardan daha mutluyum…

Kural 8:
Sevmek, gülümsemek ve bağışlamak mucizevî bir iyileştirme gücüne sahip. Yüreğini öfkeyle, kıskançlıkla, kibirle, nefretle, hırsla ağırlaştırma. Sana zarar veren herkesi bağışla, kendine yaptıkların için kendini de… Ne yaptıysan yaptın, ne yaptılarsa yaptılar, geçti gitti işte… Bu anı, bu günü yaşa…

Kural 9:
Sahip olmadıklarını düşünüp üzüleceğine, sahip olduklarına bakıp şükret. Şükrettikçe barışacaksın kendinle, kaderinle, dünün, bugünün ve yarınınla… Şükrettikçe, ne çok şeye sahip olduğunu görüp, şaşıracaksın…

Kural 10:
Günün birinde, sahip olduğun her şeyi kaybedebilirsin. Haksızlığa uğrayabilir, hata yapabilir, yoksul düşebilir, yapayalnız kalabilirsin… Ama öyle bir güce sahipsin ki, kimse ona dokunamaz. Dışarıda değil çünkü içinde o senin… Sen, tüm gerçekliğini, yeniden yaratabilirsin… Korkma, dilediğin gibi yaşa...

11 Ağustos 2011 Perşembe

Şükür duam...

Dünyanın en güzel ve en özel ailesiyle ödüllendirildiğim, bu ödüle ömrümün son nefesine kadar sahip olmaya devam edeceğim için şükrediyorum…

İnsanlığın teknoloji kölesi haline gelip robotlaştığı günümüzde, hala yüreğime dokunabilen ve yüreğine dokunabildiğim dostlarım olduğu için şükrediyorum… Çektiğim acıyla yürekleri titreyen, yüreğimi titreten… Gözyaşlarını aynı anda akıttığımız, konuşmadan anlaşabildiğimiz, ruh kardeşlerim… Size minnettarım…

Sağlıklı bir bedene ve ruha sahip olduğum için… Yürüyebildiğim, tat alabildiğim, duyabildiğim, konuşabildiğim, hücrelerim yenilenmeye devam edebildiği, nefes alabildiğim, koşulsuzca sevebildiğim ve sevildiğim için şükrediyorum…

Tüm alışkanlıklarıma ve korkularıma rağmen, hayata silbaştan başlayacak cesareti edinebildiğim için şükrediyorum… Geride bıraktıklarım acıtmıyor canımı, yeni başlangıçların tatlı heyecanındayım…

Haksızlığa ve hayal kırıklığına uğradığımda bile, gülümseyebilecek güce sahip olduğum için şükrediyorum… İçim rahat; adaletin er ya da geç yerini bulacağına olan inancımla, huzur doluyum…

Kalbimi kıranları affedebildiğim, kalbini kırdıklarımdan af dileyebildiğim için şükrediyorum…

Yaşadıklarımdan ders alabildiğim, hata yapmaya devam etsem bile, hatalarımda kendimi tekrarlamadığım için şükrediyorum…

Sevdiklerimin mutluluğu için elimden geleni yaptığım, buna rağmen mutlu olmadıklarında kendimi artık suçlamadığım için şükrediyorum…

Detayları fark edebildiğim, hayatın güzel karelerini yakalayabildiğim için şükrediyorum…

Heyecanlarımı koruduğum, hayata tutkuyla bağlı olduğum için şükrediyorum…

Yaptığım iyiliklerin karşılığını asla alamayacağımı bildiğim, buna rağmen iyilik yapma güdümde hiçbir eksilme hissetmediğim için şükrediyorum…

Korkularımla yüzleşebildiğim, korkularımın içinden geçip her seferinde yeniden ışığı bulabildiğim için şükrediyorum…

Aynadaki yansımama huzur ve sevgiyle bakıp, onunla gururlanabildiğim için şükrediyorum…

Arızalarımın farkında olduğum, tedavi edebildiklerimi iyileştirip, çare bulamadıklarımı kabullenebildiğim için şükrediyorum…

Kimseye -en azından farkında olarak- zarar vermediğim, kötü düşünüp, kötülük yapmadığım için şükrediyorum…

Özümdeki iyiliği beslediğim ve iyiliği tüm dünyaya cömertçe sunabildiğim, dahası bu cömertliğimden tek bir an bile pişman olmadığım için şükrediyorum…

Güvendiğim, inandığım, sevdiğim ve değer verdiğim insanlar, beni hiç yanıltmadığı için şükrediyorum…

Üretebildiğim, ürettiklerim işe yaradığı ve bir değişim sağladığı için şükrediyorum…

Bana yalan söyleyenleri ve bana dürüst davranmayanları görebildiğim, onlara bunun bedelini ödetebilecekken affetmeyi tercih ettiğim için şükrediyorum…

Hayatım boyunca kimseden nefret etmediğim, yüreğimde sadece sevgi ve hoşgörüye yer verdiğim için şükrediyorum…

Öfke, kıskançlık, hırs, umutsuzluk, çaresizlik gibi negatif duyguları sahiplenmediğim, bir rüzgar gibi minik bir esintiyle hayatımdan geçip gitmelerine izin verdiğim için şükrediyorum…

Kaybetmeyi de vazgeçmeyi de bildiğim için… Her seçimin, bir vazgeçiş olduğunu kabullendiğim ve seçtiğimle mutlu olmayı başardığım için şükrediyorum…

Heyecanlarımı koruduğum, hayatı coşkuyla yaşayabildiğim için şükrediyorum…

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Karelerde gizli güzellikler...

Bu haftasonu yazlıktaydım... Ailemle geçirdiğim huzurlu, sevgi dolu, yaşadığımız zorlu günlere rağmen neşeli bir hafta sonuydu... Böylesi bir aileyle ödüllendirildiğim için Tanrı'ya bir kez daha şükrettim...

Size de bahçemizden, keyif vereceğini düşündüğüm kareler getirdim...

Mis kokulu lavantam...


Bu çiçeğin renklerine bayılıyorum...


Bu sene moda olan nar çiçeği renginin kaynağı:)



Ve işte, hayran olduğum ve her bir detayını keyifle incelediğim çiçek...


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...