25 Eylül 2011 Pazar

Benim gün batımlarım:)

Günün en güzel saatleridir, gün batımı...
Koca ve yorgun bir gündür geride bırakılan...
Güneş; günün yorgunluğuyla mahzunlaşır, yumuşar, olgunlaşır sanki, huzurlu ve tatlı bir gülümseme yerleşir yüzüne... 
Hüzünlüdür gün batımları... 
Ama iyi de hissettirir...
Yeniden hatırlatır insana, herşeyin bir sonu olduğu ve her sonun da aslında yeni bir başlangıca gebe olduğunu...
Umutludur gün batımları...
Işıltılı ve güler yüzlü...
Pamuk gibi olur yüreğiniz izlerken günün geceye kavuşmasını...
Siz de geride bırakırsınız, günün tüm yorgunluklarını....
Huysuzluklarınızı soyunursunuz...
Tatlı bir huzurla dolar içiniz...
Doğayla oynaşır ruhunuz, güneşle söyleşir mırıl mırıl...


Ne şehrin kalabalığı, ne gürültüsü, ne stresi... Günle birlikte, geride bırakırsınız  her şeyi...
Şimdi yeniden, yeni bir güne başlamanın heyecanıyla dolar yüreğiniz....
Yaşamak ne güzel bir hediyedir...

22 Eylül 2011 Perşembe

Serenad...

Bu sabah güne, güneşten önce “merhaba” dedim. Ve de zihnimde, Celal Sılay’ın muhteşem Serenad’ı…

Ne güzel bir duygusu var bu şiirin, öyle değil mi?:)

Ne güzeldir böyle sevilmek, ne güzeldir böyle sevmek birilerini...


SERENAD

Yarın sabah erken uyan
Ben yıldızıma söyledim
Işıklar serpecek üzerine
Nur içinde uyanacaksın

Ben ağaçlarıma söyledim
Yarın sabah erken uyan
Dağıt saçlarını silkin
Dallar titreyecek, şaşacaksın.

Yarın sabah erken uyan
Ben göklerime söyledim
Uzat ellerini fecre doğru
Şafak sökecek, bakacaksın.

Ben yerlerime söyledim
Yarın sabah erken uyan
Gözünün değdiği her yerde
Çiçekler açacak, göreceksin.

(Celal Sılay)

19 Eylül 2011 Pazartesi

Aşk, sevgi, evlilik ve annelik üzerine…

İnsanın aklını başından alan, bazen mutluluktan sarhoş eden bazen hırpalayan ve hiçbir mantıksal gerekçeye dayanmayan aşk… Bitmeyen rekabetler, yoran ve hatta tüketen saplantılar, kıskançlıklar, sınamalar, oyunlar…

Anlayışla, hoşgörüyle, sabırla, güvenle, huzurla beslenen ve günden güne köklenip büyüyen sevgi

Büyük sorumluluklar ve özveriler gerektiren, evlilik

Kadını tamamen başkalaştıran ve belki de mutluluğun anahtarı olan annelik

Bütün bu kavramlar, Balzac’ın İki Yeni Gelinin Anıları kitabında, öyle incelikli ve çarpıcı bir dille işlenmiş ki, bir solukta okudum… Romanda, aşk ve evlilik ile ilgili fikirleri ve yaşamları birbirine tamamen zıt iki okul arkadaşının hikayeleri, birbirlerine yazdıkları mektuplar ile anlatılıyor…

1840’larda yazılan roman, sadece o döneme değil, aslında günümüze de ışık tutuyor…

Yine de, bilemiyorum işte; Renee gibi mi yaşamalı hayatı yoksa Louise gibi mi?

Aşkın dikenli yollarında, heyecanın ve tutkunun kollarında mı vermeli son soluğu yoksa sevginin güvenli ve huzurlu gölgesinde, anneliğin büyülü sıcaklığına mı bırakmalı yüreğini…


16 Eylül 2011 Cuma

Hrant'ın Arkadaşlarından Başbakan'a Mektup!

Sayın Başbakan,

Arkadaşımız Hrant Dink'i öldürdüler.
Beşinci yılına yaklaşan adalet arayışımız kadük kalmıştır.
Dilekçe verdiğimiz topyekün devlet, kendini katile yakın gördü.
Zaten; katil, polis, bayrak ve muzaffer gülümseme kahramanlık posterinde poz vermişti.
Bir türlü ilamını malum edemediğiniz o kalabalık güruh, elbirliği ile kıstırmışlar, hain pusuda kurşun sıkmışlar, kaçmışlar, saklanmışlardı.
Şikâyetçiyiz.

"Adalet, namus sözümdür" diye ölü evinde ant içtiğiniz halde, 
  • Hrant Dink'i işaret parmağıyla gösterip "Bunu" diyen yardımcınızı "Meclis Başkanı", 
  • resmi makamda adamları resmen, "Yakarız canını bak" diyen valinizi vekil, 
  • emanet edilen canı kollamayan Emniyet Müdürünüzü vali, 
  • 17 yaşındaki O.S.'yi kocaman Ogün Samast ettiniz.

Kan adaletle susar, şikâyetçiyiz.
İsim verdik soruşturun diye, İçişleri Bakanı'nız, "Olmaz onlar bizim çocuklar" dedi.
Dışişleri Bakanınız AİHM savunmasında bu toprakların yiğit evladına Nazi dedi.
Çevik kuvvetleriniz Rakel Dink önlerinden geçerken katillere yazılan methiye türkülerini mırıldanarak Beşiktaş Adliyesi'nde koro yapıverdiler.
Katillerimizi adalet evine getiren jandarma, cezaevi aracına "Ya sev ya terk et" diye yapıştırma asmıştı.

Sayın Başbakan,
Nedir daha derine inmeyi engelleyen o "Büyük kasabanın sırrı?"
Azınlıklardan gasp edilenin birazını geri vermeniz sebebiyle seslendirdiğiniz nutukta, "Bu ülkede hiç kimse ruh tedirginliğiyle yaşamayacak artık" diyordunuz Hrant'ın veda mektubuna atfen...
İnanın, tedirginliğimiz her zamankinden büyüktür.

Sayın Başbakan,
Mala gelenin telafisi bulunur.
Cana gelene de davranınız.
Anadolu toprağından Hrant Dink'in payına bir metrekare toprak düştü.
O da mezarıdır!
Kamera denilen vaka-ü nüvis silinmiş, bize kalan 19 Ocak 2007 tarihli seyirliğinde 5 kişi saydık, Hrant'a pusu kuranlardan...
Kim bunlar Sayın Başbakan?
Görüneni, görünmeyeni, katillerimizi istiyoruz, adalet olsun, hak hâkim olsun diye.
Bizim hakkımız bizde saklı duruyor, helalleşmekten başka çarenin kalmadığı savaş yorgunu memleketimizde...
Suallerimiz cevapsız!
Adalet nöbetçisi "Hepimiz Hrant'ız" diyen yüz binlerin eli hâlâ vicdanında...
Cevaplarımızı almadan susmayacağız.
Sormaya devam edeceğiz.
Hrant için, Adalet için.

Hrant'ın Arkadaşları

10 Eylül 2011 Cumartesi

Eylül kokulu insanlar…

Hey, uyan! Hadi, uyan!

Bak, Eylül geldi… Sonbaharın habercisi…

Kimi hüzünle eşleştirir eylülü, kimi ayrılıkla, kimi depresyonla…

Oysa eylül, olgunluğun ve yeniden başlamanın simgesidir… Doğanın sırlarını en çıplak ve en güzel haliyle gösteren mevsimdir, sonbahar… Yani aslında yaşamanın sırlarını… Çünkü sonbahar, olgunlaşmanın, yenilenmenin, güzel kokuların, binbir çeşit rengin, en doygun sohbetlerin zamanıdır…

Tıpkı doğa gibi, insan da en güzel marifetlerini sonbaharda gösterir… Kimi zaman farkında olmadan biriktirdiklerini, kimi zaman tadına vara vara öğrendiklerini, canını yakanları, kalbini çalanları, güzel dostları, ömrünü törpüleyenleri, yenileri, eskileri, güzelleri, çirkinleri, iyileri, kötüleri, gelenleri, gidenleri hepsini alıp avuçlarına, bir bir elekten geçirme zamanıdır…

Ne güzeldir hani, bir dalı hafifçe salladığınızda, hatta bazen küçük bir rüzgarla, dahası bazen kendi kendine, öylece bırakışı bir yaprağı üzerinden… Ne pişmanlık vardır, ne kaybettiği yaprağa dair bir üzüntüsü… Zamanında gelen ayrılık, ne tatlıdır aslında… Yaşanacak ne varsa yaşanmış, söylenecekse ne varsa söylenmiş, zaman dolmuştur… Ne “ayrılmam” diye tutturur yaprak, ne “bırakmam” diye çırpınır dal… Her ikisi için de, yeni başlangıçların zamanıdır çünkü… Hem dal mutludur hem yaprak…

Ne güzel bir aydır eylül… Ne güzel renklere bürünür doğa, tüm renklerini ne güzel harmanlar… Ne güzel kokar toprak, yağmur ne güzeldir…

Doğa kadar tasasız olabilse insan… Duvarlar örmese, korkular büyütmese içinde, gizlemese ruhunu… Tüm renkleriyle barışık olabilse, her haliyle sevebilse kendini… Ne güzel kokar böyle insanlar… Eylül kokulu insanlar, ne güzellerdir…

Hoş geldin eylül…

Şimdi ben de, bıraktım dallarımdaki vakti gelmiş yaprakları… Hafifledim... Mis gibi kokularla bezendim… Ne güzeldir, yeniden başlayabilmek…


9 Eylül 2011 Cuma

Belki de...

Belki de düşündüğüm gibi değil hiçbir şey,
belki de kumdan bir kaleydi, rüzgar esti, dağıldı…
Belki de tatsız sürprizler, yazgımın uyarışları sadece,
duymamak için kulaklarımı sıkı sıkı kapattığım…

Dudaklarından dökülen sözler, duymayı dilediklerim değil,
belki de ayılmalıyım artık yıllardır süren bu büyülü sarhoşluktan…

Öyle çok gürültü var ki, duyamıyorum yüreğimin sesini,
izleri kaybettim, yol alamıyorum…
Gerçek ne, doğru hangisi, uzağa mı düşüyorum, yakına mı;
neden hiç ipucu bulamıyorum?...

Bir karar ver artık diyor içimden bir ses, bir seçim yap…
Bırak planlar yapmayı, tam da şu anı yaşı diyor diğer ses…
İkisi de çok mantıklı geliyor, ikisini de dinlemek istiyorum
Ve işte yine askıda hayatım, öylece beni bekliyor…

Belki de yazgımla savaşıyorum, tıpkı yel değirmenleri ile dövüşen Don Kişot gibi...
Belki de kabullendiğimde ve vazgeçtiğimde savaşmaktan, daha kolay olacak yolculuk…
Neden, hala bulamıyorum, ruhumu dinginliğe kavuşturacak o cevabı?...

Eylül 2009

4 Eylül 2011 Pazar

Önce hayaller gitmeli…


Bugün, toplayıp tüm gücümü nihayet, taşıyacağı yüke yaraşır bir sandık aramaya çıktım…  Sevda kokmalıydı, öğrenilmişlik, hüzün, tutku, ölüm, yaşam kokmalıydı… Sanırım sadece bir antika olabilirdi aradığım, gezindim eskicilerde uzun uzun… Üzerinde kabartmaları olmalıydı, işlenmiş güzel bir ceviz ağacı belki de… Öyle, sıradan bir sandık olmazdı, olamazdı… Yükümü taşımaya cesaret edemeyen sandıklar bir bir geriye çekildi, bakışlarımın keskin sorgulamalarından ürküp… Taşıyacağı değerin, hakkını vermeliydi sandık…

Uzun sürdü arayışım, yorgun, bitkin, biraz da ümitsizdim artık… Emanetimi teslim edebileceğim sandık, çok uzaklardaydı benden… Yaşlı bir amcanın nur yüzü davet ettiğinde beni o küçücük dükkana, umut etmeye cesaretim kalmamıştı…

Dükkanda gezinirken, gözlerim buluştu sonunda saatlerdir aradığım o sandıkla… Bir kenara sıkıştırılmış, neredeyse gizlenmişti… Görür görmez tanıdım… Yaşanmışlıkları olan, hikayesi olan, emanetime yakışır bir tarihi olan, işte tam da, aradığım o sandıktı… Duruşu, mağrur ama hüzünlü… Koyuya yakın kestane renginde, ceviz ağacının derin eğimli çizgileri uzanıyor… Üzerinde gezinen ellerin tatlı acısını anlatıyor sanki… Kapağında, kuruyan gözyaşlarının izleri var yer yer… Bir kuş işlenmiş ustalıkla… Sanırım eski bir çeyiz sandığıydı… Sevdaya emanet edilmişse de, derin acılara tanıklık etmiş, yaşlı mı yaşlı bir sandık… Buram buram hüzün kokuyor… Ellerim titrek, kararsız, usulca gezindi üzerinde… Sandık sarıldı sanki ellerime, heyecanlı, duyuyordu hikayemi, iştahla bekliyordu…

Aldım onu, çıktık yola… Yol uzun, yol zorluydu… Hikayelerini dinledim, yüreğimde depremler, dilimde ağıtlar… Yol uzundu…

İşte, sonunda evimizdeydik… Kapı ardımızda kapandığında, değerli misafirimin üzerine ilk gözyaşım damladı… Uzun sürmeyecekti misafirliği, emaneti almak için sabırla bekliyordu…

Oturdum… Derin bir nefes aldım… Önümde sandık, göğsümde koca bir yumru…
Önce sana dair tüm hayallerimi bir bir çağırdım, sonunu hep mutlu yazdığım pembe hayallerimi… Direnirler sandım, gizlenirler… Yanıldım… Boyunlarını büküp, cezalarına razı, hepsi yavaş yavaş dizildi karşıma, ne kadar da çoktular…  En büyüğü -beni en çok mutlu eden ve en çok canımı acıtanı-, en sona gizlendi… Hepsinin gözleri yerde, dilleri tutuk; biraz utangaç, biraz çaresizdiler… Sandığın farkında, kararın bilincindeler… Bu yüzden sanki biraz tedirgin, her zamankinden daha hüzünlüler…
Sandığın davetkar çağrısına kapadılar bir süre kulaklarını, gözlerimde bir ışık aradılar, sessiz ama ümitli… Öyle uzun zamandır yaşıyorlardı ki evimde, öyle güzel serpilip büyümüşler, öyle can bulmuşlardı ki, her biri benden bir parçayı almış, öyle bana ait olmuşlardı ki… Şimdi koca bir kimsesizlikle örtülmeye hazırlanmalarını istediğim şu saatte, ayrılığın o kadar da kolay olmayacağını mırıldanıyorlar… Ben mi büyütmüştüm onları bu denli, onlar mı aldatmıştı beni… Kim kime hapsolmuş, hangimiz diğerinin esiri, ayırt edemeyecek kadar karışmıştık birbirimize… Gerçek ile hayal, düş ile masal… Küçük bir adımla başlayan bu oyunda, birbirimize kenetlenmiş, sınır çizgilerimiz kaybolmuştu… Sandığa kilitleyeceğim hayallerim mi, onlara can veren kalbim mi, kalbimi esir alan sevda mıydı?
Yıllarıma neşe, umut, mutluluk ve derin bir hüzün katan senli hayallerimin her birini tek tek izledim… Bir kez daha, yeniden, coşkularına teslim ettim kendimi… Bir kez daha, onların cıvıltısına ve sevinçli kahkahalarına karıştım… Bir kez daha… Bu defa, son kez olduğunu bilerek, bıraktım kendimi onların akışına…

Yavaş yavaş dağılıyor sis, an be an daha silik hale gelirken resimler, sesler gittikçe uzaklaşıyor… Koca bir kalabalığın içinden, koyu bir sessizliğe doğru ilerliyorum. Dizlerim titrek, yüreğim titrek, sesim titrek, dokunuşum titrek… Gittikçe uzaklaşıyor, yüreğime halatlarla bağladığım hayallerim… İncecik saydam bir ipin ucundaydılar şimdi, her an uçup gidecek gibi…

Ruhuma derin kesikler atan keskin bakışlarına eğdim başımı… Hayallerim biraz küskün ama onurlu, ben söylemeden anlamış, usulca ilerliyorlardı sandığa… İncecik iplerden her biri daha da incelip usulca koparken yüreğimden, bir parçamı da kendileriyle götürüp yerleştiler o heybetli sandığa…

En zor veda en büyüğü ile yaşandı… Diğerlerine davrandığım kadar hoyrat olamadım. Bir sicim gibi indi gözlerimden yaşlar… Tekrar tekrar düştüm içine, yıllarımı sığınarak geçirdiğim o büyük hayalimin… Bazen düşlerime konuk olan, bazen gerçekten ayıramadığım hayalim… En çok bu veda sarstı beni… Sanki kimsesiz kaldım… Koca bir boşlukta, aşağıya doğru hızla düşüyordum… Ne tutunacağım bir dal var, ne güveneceğim bir söz, ne bir gülüş… Şimdi tamamen sahipsiz ve kimsesiz yüreğim… Son vedayla harap düşmüş, iplerin koptuğu yerden ince ince kanıyor…

Kendiliğinden ve büyük bir gürültüyle kapandı, aldığı emanetin kıymetini bilen sandığın kapağı… Küçük bir toz bulutu, derken koca bir hiçlik…

Artık bitmişti işte… Tuhaf bir sessizlik sarmıştı her yeri… Az önce bir festivali andıran odamda, şimdi yapayalnızım… Her biri, koca bir boşluk bırakıp geride, gitti işte… Şaşkın, yorgun, uzandım koltuğumun kenarına…

Ne zaman sonraydı, hatırlamıyorum… Kaç saat, kaç gün, kaç hafta, kaç ay geçti? Bilmiyorum… Açık penceremden içeriye usulca giren bir bebek ağlamasıydı, derin uykumdan uyandıran… Sanki küçük bir mucize… Kalktım bir hayaldeymiş gibi… Pencereme uzanan ceviz ağacının, büyümekte olan daha açık renkli yapraklarının her birini ayrı ayrı selamladım… Sonra kaldırdım başımı, beni selamlayan göğe, bir tebessümle yanıt verdim, minnetle…
Hayat vardı dışarıda, akıp gidiyordu işte… Yüreğimin kanayan parçaları kabuk bağlamış, bahara hazırlanıyordu… Nedensiz miydi bilmem, sokağa çıkmaya, hayata karışmaya itiyordu beni… Bıraktım asiliği, eğdim başımı, geçtim aynanın karşısına… Bakışlarımda, taze ama çok eski bir hüzün miras kalmıştı senden, gocunmadım, bastım bağrıma, sevdim… Gülümsedim kendime…

Hayat akıp gidiyor işte… Ve ben hayattayım… Toprağımda tomurcuklanıyor yeniden yaşam... İçimde baharın tatlı kıpırtısı...

29.06.2009

1 Eylül 2011 Perşembe

Medyada kadının yeri

Bloomberg HT'de, 8 Mart 2011'de, medyada kadının ne kadar varlık gösterdiğini, kadının genel olarak medyada nasıl ve ne kadar yer bulduğunu anlatmaya çalıştım... Ne de olsa, medya da iğneyi kendine batırmalı, çuvaldızı diğer sektörlere...

video

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...