30 Ekim 2011 Pazar

Anadolu Kartalları...

Çok beğendiğim bir oyuncu olunca başrolünde, izlememek olmazdı. Ben de izledim bugün Anadolu Kartalları'nı... Engin Altan Düzyatan, rolünün hakkını vermişti doğrusu (e tabi ki benim doğrum; tarafsız olduğum da söylenemez pek:-)) ...

Diğer yandan Çağatay Ulusoy ve Özge Özpirinçci'nin de oyunculuklarını çok beğendim...

Uçak görüntüleri hoştu, keyifli sahneler seyrettik...

Gel gör ki, filmdeki aşk hikayesinin (Çağatay Ulusoy ile Hande Subaşı arasındaki) ayakları hiç yere basmadı.

Neyse, kendimi tutamayıp anlatmaya geçmeden önce bu yazıya bir son vereyim:)

İzleyenlerin görüşlerini merak ediyorum doğrusu...

Anadolu Kartalları

28 Ekim 2011 Cuma

Aşk ve hüzün

Yüreğimde saklı mektubu, yüreğin acıyarak okumuştun… Biraz şaşkın, biraz tedirgin, biraz kararsız… 
Karşımdaydın şimdi…

“Gittin mi, gidebildin mi, gideyim mi?” dedin, fısıldayarak…
Kelimeler usulca bir kenarlara gizlendi, dişlerim kenetlendi birbirine, dudaklarım titrek, öylece daldım uzaklara…
Soruların an be an büyüyerek, uçuşup duruyordu gözlerimin önünde…
Tek bir yanıtı olmayan, zor bir soruydu, dudaklarından kolayca dökülen…
Şimdi odada sadece kalbimin atışları duyuluyordu…
Gözlerin gözlerimde bir yanıt arıyordu, sessiz ve sabırlı…
Her yer sonbahar kokuyordu…

Bir gemi geçti, rengarenk ışıklar içerisinde… İçine oturup, ben de uzaklaştım… Deniz kokuyordum şimdi… Rüzgarda hışırdayan yapraklar, huzurlu bir akşamı müjdeliyordu…

"Gidebildin mi?"
Aldım elini, kalbimin üzerine bıraktım usulca, “dinle, o sana söyler” dedim…
Korktun, saçma bir cevap geveledin, içimde aynı yer sızladı…
“Gideyim mi?” dedin yeniden…
Git, dedim…
Git…

Elin elime uzandı, sıkıca sardı… Başım usulca göğsüne yaslandı…
Git…
Öylece akıp gitti zaman…
Elinin sıcaklığı, kalbinin yüksek ritmik atışları, piyano sesine karışan vedanın ayak sesleri… 
Şimdi her yer hüzün kokuyordu… Hüzün ve sevda… Birbirine nasıl da yakışıyorlardı…

Ne sesini duydum ne kokusunu aldım ayrılığın…
Kelimeler nasıl da eksik ve yetersiz kalır, yürekler konuşmaya başladığında…
Bakışlarım sarıp sarmaladı seni, okşadı hüzünle aydınlanan yüzünü…
Ruhlarımız şimdi birbirine karışmış, iç içe geçmişti…

Deniz… Geçip giden gemiler… Şehrin denize vuran rengarenk ışıkları… Rüzgarda hafif fısıldamalarla salınan yapraklar… Ruhumu dans ettiren büyülü bir müzik… Kanıma karıştıkça sana dönüşen şarabın koyu kırmızısı… Her yer sevda ve hüzün kokuyordu… Sevdaya hüzün nasıl da yakışıyordu…

“Gidebilecek misin?” dedim… 
Bir fısıltıydı, yüreğimden kopup, sana ulaşan…
“Gitmeyeceğim” dedin, kolların yavaşça sararken beni, “gitmeyeceğim, sen gitmeden ben gitmeyeceğim”…
Gözlerimden ılık bir damla gözyaşı, sessiz sedasız süzüldü, dudaklarımda tuzlu bir tat bıraktı…
Sustum…



25 Ekim 2011 Salı

Bir Gün...

Bu akşam, "Bir Gün"ü izlemeye gittik. Öyle büyük bir beklentimiz yoktu doğrusu... Günün yorgunluğunu atmak, biraz zihnimizi dinlendirmek; yeterliydi...

Film, umduğumuzdan çok daha fazlasını yaşattı... "Bir Gün", bugüne kadar izlediğim en iyi filmlerden biri... Karakterler öyle güçlü ki, bir anda çekiyorlar sizi hikayenin içine... Birbirinden tamamen farklı hatta zıt özelliklere ve hayatlara sahip iki insanın dostluğunu ve aşkını anlatıyor film... Çok güzel işlenmiş bir hikaye... Çok iyi oyuncu seçimleri... Çok iyi yansıtılan duygular... Güzel müzikler... Güzel kareler... 

Filmi anlatmayayım ama siz mutlaka izleyin...:)










24 Ekim 2011 Pazartesi

Güzel şeyler olsun...

Son günlerde ne çok acı haber duyar olduk... Aslında, dünyanın bir yerlerinde hep olur kötü şeyler de, yakınımıza taşınınca daha çok yanar canımız...

Günlerdir pekçok aileyi perişan eden, yüreklerine ömür boyu dinmeyecek bir acı bırakan şehit haberleri... Ne söylersek söyleyelim, acılarını gerçekten ve olduğu gibi hissetmemiz mümkün mü?... Hissettiğimiz, hissettiklerinin kimbilir yüzde kaçı... Çaresiz ve de bencilce (kendimize bile itiraf edemediğimiz bencilliğimiz ile) kendimizi (en azından şimdilik) şanslı hissediyor olmanın tuhaf ruh halindeyiz...

Ve daha dinmeden acı, şimdi bir yenisi... Van'daki deprem... Yüzlerce ölü..
Hepimizin korkulu rüyası orada gerçek oldu ne yazık ki... Felaketi ve acıyı izliyoruz gazetelerde, televizyonlarda... Bir perdenin gerisinde... Bizden uzakta... Ama soluğu ensemizde aynı zamanda... Hem içindeyiz acının kıvranarak; hem dışındayız, izleyicisi...

Bunlar kötü hikayeler... Aciz ve zavallı hissettiğimiz hikayeler... Çaresizlik, kalbimizi de zihnimizi de zorluyor, sıkıştırıyor... Hızla unutacağız bu acıları... Unutmak zorundayız... Devam edebilmek için... Umut edebilmek için... Yaşayabilmek için...

Ama bir yol daha var... Unutmamak... Hep canlı tutmak acıyı... Ve çare aramak... Çözüm üretmek... Çözüm üretilmesi için baskı yaratmak... Geleceğin bekçisi olmak... "Böyle gelmiş, böyle gider" demeden, değişim istemek, değişim için çalışmak, değişim için yaşamak...

Farkındasınız değil mi? Medya, öyle hızlı değiştiriyor ki gündemi, öyle çabuk unutturuyor ki gerçekleri... Sanki biri bir düğmeye basıyor ve birdenbire değişiyor gündem. Ne terör, ne deprem, ne gerilen ilişkiler... Derin bir sessizlik oluşuyor... Hiç olmadık bir gündem yaratılıyor... Odağımız değişiyor...

Mesela bu deprem, ne kadar kalacak gündemimizde dersiniz? Bir hafta mı, 15 gün mü?
Sonra azalarak devam edecek haberler...
Gün gelecek, deprem uzak ve eski bir hikaye olacak.
Unutacağız...
Çözümler üretilmesi, önlemler alınması gerektiğini, unutacağız...
Birgün, doğa bize yeni bir acıyla hatırlatana kadar...
Susacağız...

Buna izin vermemek... Gerçek gündemi hep canlı tutmak... Uyanık ve diri kalmak... Zor, biliyorum... Çok zor hem de...
Üzerimize ölü toprağı serpiştirilmiş gibi...
Uyanır gibi olduğumuzda, bir hap verip uyutuyorlar sanki...
Oyuncu olmak isteyen ama cesareti olmayan izleyicileriz biz...
Sessizce gömülüyoruz koltuklarımıza...


18 Ekim 2011 Salı

Hepsiburada'nın tuhaf uygulamaları...

Hepsiburada'dan alışveriş yaptınız mı hiç?

Ben yaptım...

Pişmanım...

Neden mi?

Çünkü aldığım her ürünün teslimatında, içim acıdı...

Biz, tüm malzemelerin siparişini tek seferde verdiğimiz halde, onlar hepsini ayrı ayrı kargolayıp gönderdiler.

Abartıyorum sanacaksınız belki ama değil.

Düşünün, iki zımba siparişimiz vardı; bir gün koca bir karton kutu geldi. İçinden çıkan küçük iki zımba...

Başka bir gün, telli dosya siparişimiz geldi.  Sanırım 100'lük bir paketti. Yine kocaman bir karton kutuda.

Bir başka gün klasörlerimiz geldi.

Bir başka gün A4 kağıtlarımız...

Böylece devam ediyor işte, bir tanesi de bugün geldi... Anladım ki, siparişlerimiz bitene kadar bu böyle devam edecek...

Her seferinde, bir de fatura geliyor. Yani örneğin tek seferde yaptığımız 30 parçalık alışverişe, 25 kargo, 25 fatura, 27 karton kutu gibi bir hesap çıkıyor ortaya... Öyle anlamsız bir israf ki, nerden baksam akla zarar...

Şaka gibi, şaşkınlıkla izliyoruz...

Hadi kargo ücretine acımıyorsunuz, çok para kazanıyorsunuz, kargoya ödediğiniz para sizin için önemli değil diyelim...

Peki, o karton kutular?

Onlar için kesilen onca ağaç?

Çevre duyarlılığı?

Geleceğimiz?

Bu nasıl bir düşüncesizlik, hiç anlamadım... Ama umarım, bu yazı birilerine ulaşır da, bu fütursuz davranış sona erer... Hatta belki Hepsiburada.com, en azından bugüne kadarki hatasını telafi için bir sosyal sorumluluk projesi başlatır, birkaç orman diker mesela... Olmaz mı? Olsa keşke...



17 Ekim 2011 Pazartesi

Beklentiyi çok yükseltmek...

Bir hafta gecikmeli de olsa, izledim "Bir Zamanlar Anadolu'da"yı... Öyle iyi yorumlar dinlemiştim ki, galiba farkına varmadan beklentimi çok yükseltmişim... İyiydi evet ama anlatılan kadar değil...

Özellikle gece çekimlerini çok beğendim... Karakterler de güçlüydü... Herkes muhtarın oyunculuğunu övdü ama ben doktoru (Muhammed Uzuner) çok beğendim...

Senaryo çok iyi değildi, sürpriz yoktu, hikaye bilindikti... Ama gündelik hayatta sıkça karşılaştığımız diyaloglar, çok güzel işlenmişti... Zaten filmin akıcılığını da bu sağlıyordu bence...


Kısacası, Bir Zamanlar Anadolu'da, çok iyi bir senaryo olmadan da, iyi çekimler ve hayatın içinden kesitlerden sağlanan gerçekçilik ile izlenebilir bir film yaratmaya başarılı bir örnek...

Mutluluk veren üçlü...
Bu sabah, beni (annemin yaptığı Pazar gözlemelerinden sonra) en çok mutlu eden kahvaltı üçlüsünü davet ettim soframa... Simit, peynir ve domates!:)... Salatalık da olabilir ama şart değil...

Birleşince tatları, nasıl da güzel bir lezzet çıkıyor ortaya... Ama tabi, lezzetin iki sırrı var. Birincisi, simit sıcak ve çıtır çıtır olacak... İkincisi, peyniri tam yağlı ve yumuşacık olacak... Yanında, güzel bir çay...

Mmmmmmmmmm.... Enfes... Enfeeeeessss....

(Fotoğrafta da bir üçlü olduğunu, yazıyı tamamladığımda fark ettim... Gerçekten ilgisi yok:))) 

15 Ekim 2011 Cumartesi

Yağmurla aşk...

Sonbaharın tadını tam çıkaramadan, kış geldi kapıma... Kışı da severim ama henüz hazır hissetmiyorum ki kendimi... Griye döndü İstanbul'umun rengi... Aralıksız, ince bir yağmur yağıyor sabahın erken saatlerinden beri... Kızamıyorum da, severim çünkü yağmuru çok...

Mızmızlanası bir yanım, bir yanım girip yağmurun altına tadını çıkarma heveslisi....Ben de, hava kadar kararsızım; bir yanım sonbahar, bir yanım kış...Ama kararsızlıklara karşı da huysuzumdur.

Tamam, seçtim mevsimimi; kıştayım!

O halde, tadını çıkarayım...

Birazcık hayal ve işte renklensin yeni mevsimim...

Derin bir nefes alıp, yaslandım koltuğuma... Yüzümde gerilmiş tüm kasları, bıraktım yavaşça....


Yemyeşil doğasıyla büyüleyici güzellikte bir adadayım şimdi... Bir güzel yağmur yağıyor, hani bardaktan boşanırcasına derler ya, öyle işte... Toprak açmış bağrını, özlemle kucaklaşıyor yağmurla... Islandıkça bir güzelleşiyor ki kokusu, bir güzelleşiyor ki... Eriyip, toprağa karışasım var...

Yemyeşil çimenler, ıslandıkça daha bir canlanıyor, daha bir parlak oluyorlar... Eğilip dokunuyorum çimenlere, toprağa; yavaşça okşuyorum... Müthiş bir yeşile bürünen çimenlerin süslediği ıslak toprağa uzanıp, yüzümü yağmura veriyorum... Bedenimi tatlı bir serinlik sarıyor... Damlalar hafif sert vuruşlarla düşüyor alnıma, gözlerime, dudaklarıma... Süzülüp boynumda kayboluyorlar...

Açıp gözlerimi, izliyorum gökyüzünü... Arada bir gözlerime de düşüyor damlalar; vazgeçmiyorum... Dikip gözlerimi izliyorum griye boyanmış gökyüzünü... Damlaların düşüş hızını... Hiçbir yağmur damlası, benzemiyor bir diğerine... Dudaklarımdan süzülen tuzlu yağmurun tadı, gülümsetiyor içimi, ısıtıyor...

Ve ağaçları izliyorum... Upuzun gövdeleri, sarı-yeşil-kahverengi karışımı yapraklarıyla gökyüzüne doğru heybetli uzanışlarını...Yaprakların üzerine düşen damlaların çıkardığı sesle doluyor kulaklarım... Yavaşça süzülüşlerini duyuyorum... Kısacık bir konaklamanın ardından, toprakla buluşuyorlar... Toprağa düştüğü anda çıkan o tatlı sesi dinliyorum...

Yapraklar, dallar, çimenler, toprak, hafifçe esen rüzgar, dokunduğu her yerde başka bir ses yaratan damlalar... Doğa, benzersiz melodiler çalan bir orkestra şimdi... Ruhum, doğaya karışıyor... Aldığım her derin nefeste, biraz daha canlanıyorum... Ben de dönüşüyorum, yeni kokularla bezeniyor, yeni renklere bürünüyorum...

Yağmur ne güzel...  Yaşamak ne güzel şey...


13 Ekim 2011 Perşembe

Gün sen ne güzelsin...

Gün,
Sen ne güzelsin... Serinliğinde ayrı bir tat var, yüzümü okşayan ılık esintinde ayrı... Saçlarımı karıştıran, uçuşturan, oynaşan rüzgarınla, ayrı güzelsin...

Gün,
Sen ne güzelsin... Arasıra yüzünü gösterip, sonra hemen saklanan güneşinle... Küçük bir çocuk gibi, cilveleşiyoruz seninle... Biraz şımardığında, çatıyorum kaşlarımı şakacıktan; sanki kızgın, sanki küskün... Hınzırlığın üzerinde, kocaman gülümseyip gönlümü alıyorsun...

Gün,
Sen ne güzelsin... Bazen laciverte dönüyor rengin, bazen grinin tüm tonlarını kullanan bulutlara teslim oluyorsun... An geliyor, parlak ve aydınlık bir maviye dönüyor yüzün... Kızgınken de güzelsin, duru bir su gibi sakinken de... Gözlerin dolu doluyken bi tatlısın ki, hele süzülürken damlalar yüzüme... Sıcacık bir renge bürünüyorsun bazen, tatlı bir gülümseyişe...

Gün, sen her halinle ayrı güzelsin...

Şile yolu...

12 Ekim 2011 Çarşamba

Hayat daha mı güzel olurdu?

Hayatı cazip kılan detaylardan biri de kavuşulamayan insanlar, 
ulaşılamayan hedefler mi?
Her sevdiğim, onu sevdiğim gibi sevse beni mesela,
ben çağırmadan gelse,
Dost dediğim, yüreğimi açtığım, güvendiğim;
bir ömür hiç yanıltmasa beni…
Kuşak farkı falan eski bir masal olsa;
annem en iyi dostum olsa, en iyi anlayanım…
Hiç yanlış anlaşılmasam, leb demeden leblebiyi doğru anlasa herkes…
Tüm seçtiklerim de beni seçse, hedef hiç şaşmasa…
Bugünkünden daha mı mutlu olurum?

Her görüşmem tam istediğim gibi sonuçlansa örneğin,
her söylediğim doğru ve kayda değer bulunsa,
Her sözüm genel kural kabul edilse, hatalarım hoş görülse mesela?
Hiç yenilmesem, hiç kaybetmesem, hiç gıpta etmesem…
Sözlüğümde hiç olumsuz sözcük kalmasa,
kötü ne varsa çoktan tarih olmuş olsa…

Dahası, hiç hata yapmasam mesela, hatta herkes hatasız olsa…
Her şey olması gereken gibi olsa, kurala-kitaba uygun…
Hiç hayal kırıklığı olmasa; her hayal gerçeğe dönse hemen…
Yediğimiz önümüzde, yemediğimiz arkamızda,
Etrafımız yüzlerce dostla dolu olsa,
Ölüm hiç olmasa, kavga da, nefret de, dargınlık da…
İlk sevgilimiz ile hayatımızın sonuna dek mutlu bir aşk yaşasak,
Hiç hırlaşmasak mesela, gözlerimizle anlaşsak…
Daha mı güzel olurdu hayat?…

30.05.2009

10 Ekim 2011 Pazartesi

Lal bir sevda hikâyesi…

Mahçup, kırılgan ama bir o kadar güçlü ve mağrurdu sevdam…
Görmedin, duymadın, bilmedin…
Sessizce geçip gittin yanımdan…

Sen umarsız, habersiz, kalbime basıp öylece, her gidişinde,
Ilık bir damla gözyaşı oldun, yuvarlanıp yanaklarımdan düştün yüreğime…

Çıktım hayatımın asma köprüsüne, sarktım ayaklarımı o derin boşluğa,
İzledim önümden akıp giden hayatı,
Seni, sevgilerini, sevinçlerini…
Gün oldu, aşka boyandı gözlerin, sevdanın kollarında uçuştu…
Gün oldu ayrılığa gebe yüreğin, hüzünlü çırpınışlara boğuldu…

Sesim, sana gelen yollarda kaybolup gitti, sonsuzluğa gömüldü…
Dokunuşlarım, uyandığında hatırlayamadığın rüyalarda saklı kaldı…

Bir kelebek kanat çırpıp dururken yüreğimde…
Sana türküler söyledim, hiç dinlemediğin…
Bilmedin, duymadın, görmedin hiç;
Sana bağlanan kalbim, dualarla sürdü izini…
Nerdeysen, kimleysen, hangi duygulardaysan;
Daha iyisi için, en iyisi için, hep iyisi için…

14.06.2009



9 Ekim 2011 Pazar

Arkadaştan Öte...

"Anadolu'da Bir Zamanlar"ı izleyeceğim dedim ama son dakika değişikliğiyle, "Arkadaştan Öte"ye gittik.

Konu, günümüz için iyiydi belki ama film için aynı şeyi söylemek ne yazık ki mümkün değil. 

Filmin sorusu şu, "sadece arkadaş kalarak, seks yapmak mümkün mü?"... Duygusal ilişki yok, bağlılık yok, sorumluluk yok... 

Sonu baştan belli bir hikaye... Yine de, nasıl işlendiğine bağlı olarak pekala keyifli olabilirdi... Gel gör ki, senaryo dağınık, mesajlar dağınık... Doğrusu, film oldukça sıkıcıydı... Kararımı verdim; ben sevmiyorum böyle hikayeleri...

Neyse ki, günün sonunda gelen rakı-balık ikilisi ve hoş sohbet, filmin tatsızlığını unutturdu... Günü, tatlı tatlı sonlandırdık:)


İstanbul'da yağmur...

Güne, usul usul yağan bir yağmurla başladık... İstanbul... Güzel ve yorgun şehir... Yağmurla yıkandı bu sabah, mis gibi, biraz puslu ama tertemiz... Penceremin camlarına yapışmış ve yavaş yavaş akmakta olan damlaları izliyorum... Yağmur, nasıl ki yumuşatıyorsa toprağı ve büyülü bir kokuya teslim oluyorsa doğa, ben de öyle taze ve dingin bir enerjiyle doluyorum... Yüzümde bir tebessüm... İstanbul oluyorum...

Yeni bir yazarla tanıştım; Trevanian... Kendimi, biraz geç kalmış gibi hissediyor olsam da, neresinden yakalasam hayatın yine kardır işte deyip, avunuyorum:)

Şibumi, bu gizemli yazarın en popüler kitaplarından biriymiş (E Yayınları). Şibumi ve "yakın algılama" kavramları başka bir dünyanın kapısını aralıyor... Karmaşık ama çok iyi örgülenmiş bir hikaye... Masalsı bir roman kahramanı: Nicholai Hel. Roman, 1979'da yazılmış ama hikaye tuhaf bir şekilde çok da güncel... Özellikle CIA'ın internette insanlarla ilgili yaptığı derin tarama ve kategorilendirme mantığı, bugünkü teknolojik gelişmelere rağmen, yine de şaşırtıcı... Karakter analizleri çok etkileyici... Bir yandan bitmesin istiyorum, bir yandan merak ediyorum olacakları... Kitabın yazarının hikayesi de ilginç..

Güzel bir pazar kahvaltısı... Neşeli bir sohbet eşliğinde, uzadıkça uzadı kahvaltı saati... Sonra mis gibi kokan, lezzetli bir Türk kahvesi... Şimdi, yeniden Şibumi zamanı:)

Biraz daha tembellik edip sonra da, güzel olduğunu duyduğum bir film izlemeye gideceğim... Nuri Bilge Ceylan'ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği Bir Zamanlar Anadolu'da filmi... Mayıs'ta gerçekleşen Cannes Film Festivali'nde de Jüri Büyük Ödülü'nü kazanmış... Ayrıca film, "Oscar" olarak bilinen 84.Akademi Ödülleri'nde "En İyi Yabancı Film" kategorisinde aday adayı... Ama yorumları okumadan ve daha fazla ön bilgi edinmeden, filmi izlemek niyetindeyim:)

Mutlu pazarlar...:)




6 Ekim 2011 Perşembe

Sarılmanın büyüsü…

İletişimin anahtarı gibi görünen kelimeler, aslında ne kadar boş, ne kadar yetersiz ve hatta zaman zaman ne kadar da uzak gerçek anlamından… Kendimizi anlatmak için, sürekli konuşup durmaktan, birbirinden süslü cümleler kurup, en çarpıcı sözcükleri bulmakta ustalaşıyoruz her birimiz…

Anlaşılma kaygısı, kalbimize batmış bir kıymık gibi, hep acıtıyor. Ne çıkarıp atmaya yetiyor gücümüz o kıymığı ne de merhem olup sarmaya…

Ortalıkta uçuşuyor binlerce sözcük… Gelip duvarlarıma çarpıyorlar…
Zihninden geçen sözcük değildi ağzından çıkan ve bana ulaşan sözcük değildi, anlam yüklediğim… Evrildi, saniyeler içerisinde bambaşka anlamlara büründü tek bir kelime...

“Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır” demiş atalarımız, çoğu zaman haklı olsalar da, bu kez yanılmışlar bence… İnsanlar da konuşarak anlaşamıyorlar…

Gözlerdir belki, anlamanın ve anlaşılmanın anahtarı… Ruhumuzun yansımaları ne de olsa, gözbebeklerimizde parıldayan o ışık, belki sürebiliriz ruhlarımızın izlerini, anlayabiliriz o zaman, diyorum… Aklıma, buz gibi bakışlar geliyor, uzak, yabancı, perdelenmiş bakışlar… İçim üşüyor…

Belki de sarılmaktır anlamanın da anlaşılmanın da en dolaysız yolu… Sarıldığınız insana verdiğiniz, ondan da size doğru akan güzel ve sıcacık bir enerji… Burnunuzu gömersiniz boynuna ve çekersiniz kokusunu içinize… Ne geçmiş kalır ne gelecek… Tam o anda, yumuşar yüreğiniz, duvarlarınız incelir, zihniniz berraklaşır… Söylenmeyenleri duymaya, bilinmeyenleri anlamaya başlarsınız… İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, haklı-haksız… Eriyip, iç içe geçer tüm kelimeler, tanımlamalar… Kalbinin atışları, kalbinizin atışlarına karışır… An gelir, hangisinin sizin olduğunu ayırd edemez hale gelirsiniz… Dokunmak iyileştirir, güzelleştirir…

Sarıldığınız insan huzursuz ediyorsa sizi, dünyanın en güzel, en etkileyici kelimelerini de bulsa, o kelimelerden size dünyanın en muhteşem sarayını da kursa, boştur… Kısa zamanda, sefil hale düşer o alengirli sözcükler; yıldızı söner, yoksullaşır…

Bence daha az konuşup, daha çok sarılmalı insanlar…

Ama öyle güzel sarılmalı ki, sevdiğini saran kolları değil, ruhu olmalı…

Ne süslü kelimeler, ne uzun uzun dert anlatmalar…

Ruhumuzun, o büyük ve derin yalnızlığını, yarım kalmışlığını, kimsesizliğini ancak o büyülü sarılmalar sarabilir…

Ancak o zaman dillenir yüreğimiz; sözcüklere sığmayanları duymaya, sözcüklere sığdıramadıklarımızı anlatmaya başlarız sessiz çığlıklarla...


5 Ekim 2011 Çarşamba

Hayata coşkuyla tutunmak…

Hayat, çok tuhaf sahiden…
Bazen küçücük bir detayda saklar tüm sırrını; gözünüzün önünde durur da yıllarca, fark etmeden geçip gidersiniz önünden…
Bazen de, küçük bir mucize gerçekleşir ve siz tanığı olursunuz, sanki bir perde kalkar gözlerinizin önünden…
Bir süredir görme yeteneğini kaybetmiş bir insanın, yeniden görmeye başladığı o ilk anda hissettiği şaşkınlık ve coşkuyla dolar içiniz.
Mucize, miniciktir belki ama çok büyük öğretiler taşıyordur…
İçiniz sevinçle dolar, umutla, heyecanla, coşkuyla…

Bütün bunları bana düşündüren ise, ofisimizin balkonundaki bu savaşçı bitki… Adını “Savaşçı” koydum…

Hikayesi şöyle; yeni kiraladığımız ofisimizin balkonunda, minicik bir bitki boy vermiş. Sokakta aynı bitkinin koca bir ağacı var. İkinci fotoğrafta, solda gördüğünüz de, işte o koca ağaç. Sanırım, tohumu düşmüş balkonumuza, bir çatlakta da azcık toprak bulmuş ve işte o anda, sımsıkı tutunmuş hayata! Kısıtlı kaynağa rağmen Savaşçı, hemencecik kök salmış balkonumuzun kenarına, boy atmış; yeşil yapraklarıyla tatlı tatlı salınıyor…

Derken, boyacılar ofisi boyamaya başladılar, işlerini bitirdiler ve gittiler… Ben de savaşçıma selam vermek üzere balkona çıktım. İşte o an, büyük bir şokla karşılaştım. Boyacılar bitkiyi dibinden kesmiş ve üstünü de boyamışlardı! Öyle üzüldüm ki… Kuruyup gitmişti savaşçım…

Günler geçti… Ara ara çıkıp balkona, hüzünle izlerdim o minik dalı… Umutsuz ve vazgeçmiş görünüyordu yaşamaktan…

Derken bir gün ofise geldiğimde, o minik dalın yeniden yeşermeye başladığını gördüm. Minik minik yapraklar veriyordu.
Sevinç çığlığım şu an bile çınlıyor kulaklarımda!
Savaşçım, hayattaydı işte!

Ve o anda, hatırladım yeniden;
  • Son ana kadar savaşmaya devam etmeli insan, son zannettiğimiz nefestir bazen yeniden başlamanın anahtarı…
  • Umut, hep vardır… En olmaz dediğimiz anda bile... 
  • Yaşam coşkusu, sahip olduğumuz en büyük güçtür; daima ve özenle beslemeliyiz…

İşte, küçücük bir bitkinin bana fısıldadığı güzel öğretiler… Biliyordum, hatırladım yeniden… Hem savaşçıma hem onu gören gözlerime minnetle doldum…

Hayat, sen ne güzelsin…

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...