30 Kasım 2011 Çarşamba

İnternet gazetelerinin aklı biraz karışık...

İnternet yayıncılığı zor bir iş ve sektör hala kurallarını oluşturabilmiş değil... Orijinal haber üretiminin hala çok az olduğu internet medyasında maharet, ajansların dağıttığı haberleri en hızlı giren site olmakta galiba... Bu durumda, gündemden haberdar olmak için site site gezmeye hiç gerek yok. Hızlı hareket edebilen bir site, ihtiyacınızı kolaylıkla karşılayabilir.

Orijinal haber üretebilen yani haber yazabilen siteler ise, kopyalanma sorunundan muzdaripler. Çok da haklılar. Çünkü emek harcayarak hazırladıkları o özel haberi, yayına girdikten sadece birkaç dakika sonra, başka sitelerde de görebiliyorsunuz... İnternet muhabirlerinin en önemli başarı kriterlerinden biri de orijinal haberi hemen fark edip, hızlıca copy-paste yapabilmektir herhalde...

Hal böyle olunca, işini hakkıyla yapmak isteyen internet gazeteleri, önemli bir sorunla karşı karşıyalar. Özel haber yaptırmak için kurdukları ekip önemli bir maliyet anlamına geliyor. Ama bu ekibin yaptığı haberler öyle hızlı kopyalanıyor ki, çaresiz kalıyorlar... Maliyet-değer ilişkisinde bir türlü anlamlı sonuçlara erişilemiyor.

Bu temel sıkıntıya bir de;
  • Saçmasapan ve içi boş haberler
  • "Meraklandırıp tıklatalım" derken hayattan soğutan tuhaf haber başlıkları
  • Aşırı yüklenmiş ve geç açılan anasayfalar
  • Sadelikten uzaklık (karmaşık site yapısı, sıkça değişen menüler / alanlar)
  • Görsel açıdan kötü tasarımlar
    eklenince, haber sitelerinin okunması da sadık okur kitlesi oluşturması da dertli görünüyor...
Bakalım önümüzdeki dönemde, hangi yayınlar bu çıkmazdan sıyrılmanın ve fark yaratmanın bir yolunu bulacak...


28 Kasım 2011 Pazartesi

Biliyor musun, hiç oyuncağım olmadı benim...

Çocukların, daha bebeklikten oyuncağa boğulduğu bugünü düşündüğümüzde, tuhaf tabii benim eksikliğim... Ne Barbie bebeklerim oldu benim ne bez bebeklerim... Ne legolarım oldu, ne yap-bozlarım... Ne atari oynadım ne de bilgisayarlardaki yüzlerce oyundan bir başkasını... Bir köy çocuğuyum ben... Dünyanın en şanslı çocuklarından biri...

Toprağa bulanarak, çamurdan oyuncaklar yaparak geçti benim çocukluğum... Oyuncağımın değerini, hayal gücüm belirlerdi; elbette ki, paha biçilemezdi... Ben hiç, "baba bana bu oyuncağı al" diye ağlamadım biliyor musun, hiç bir arkadaşımın oyuncağını kıskanmadım... Çamurdandı ne de olsa oyuncaklarımız; beğenmedik mi bozar yeniden yapardık...

Öyle çoktu ki oyun arkadaşlarım ve öyle çeşitliydi ki oyunlarımız!... Saklambaç, birdirbir, köşe kapmaca, uzun eşek, yakalamaç, körebe, sobe, seksek, ip yarışı, yakar top, ip atlamaca, istop, aç kapıyı bezirgan başı, evcilik... Odağında hep insanın olduğu, paylaşımın olduğu oyunlardı bunlar...

Ben hiç yalnız kalmadım biliyor musun... Oyun parklarımız yoktu bizim ama bir oyun bahçesiydi sanki köyümüz... Küçücük boylarımızla, gecenin bir yarısına kadar oynardık köy meydanında. Biz, korku nedir bilmezdik, apaydınlıktı yüreklerimiz... Kutulara hapsedilmemişti henüz hayatlarımız...

Hiç masal kitabım da olmadı benim... Kitaplarla dostluğum çok sonraları başladı... Ama masallar anlatan ve beni o anlatılarda diyar diyar gezdiren büyüklerim oldu... Biliyor musun, ben hiç kötü sonla biten masal dinlemedim veya kötünün kazandığı... İyilik, her zaman kötülüğü yenerdi... Bu, şüphesiz hep böyleydi... 

Hem zaten kapıların kilitlenmesi gerektiğini, dünyada kötü insanlar olduğunu ve bize zarar verebileceklerini, sürekli gözümüzü açık tutmak, kendimizi korumak zorunda olduğumuzu, çok sonra öğrendim...

Kötülüğün galip geldiği veya öyleymiş gibi göründüğü gerçek hikayeler dinledim sonra, okudum, gördüm... Sonu kötü biten ve beni her seferinde mutsuz eden filmler de izledim... Adına "gerçek hayat" dediler; reddettim...

Belki de kirletilmemiş çocukluğumuzun tatlı bir hediyesidir bana, "iyimserlik". Tüm kötü hikayelere rağmen, koşulsuz iyiliğe ve sevgiye duyduğum inanç...

Biliyor musun, bu inanç çoğu zaman canımı yaktı... Ama, en başa dönsem, canımı yakan her olayı en baştan yeniden yaşama şansım olsa, aynı yolları yürüyeceğimi biliyor olmanın huzurlu duygusudur yüreğime bu gülümseyişi yerleştiren...

Ne zaman, büyük şehrin hastalıklı korkularını salsalar üzerime, hızla koşup köyümün güvenli kollarına saklanırım... Çocukluğumun masumiyetine sığınır, yaralarımı sarar, ruhuma sızmaya kalkışan kötülüklerden sıyrılır, özü hatırlar ve her seferinde yeniden doğarım...

Ve düşündükçe bugünün çocuklarını, şükranla anarım kendi çocukluğumu... Ne şanslıymışım meğer, ne zenginmişim... Ne güzelmiş meğer Barbie bebeklere değil, gerçek arkadaşlara sahip olmak... Ne güzelmiş, sanal değil, gerçek bir hayat yaşamak...


25 Kasım 2011 Cuma

Geleceğin şirketlerinin en önemli özellikleri

Ekonomist dergisinin bu haftaki sayısında, "Türk iş dünyasının GELECEK 500'ü" başlıklı güzel bir yazı var. Yazı, Ekonomist ve Capital dergilerinin yayın direktörü M. Rauf Ateş'in "Yeni Nesil Şirket Yaratma Stratejileri - Gelecek 500" isimli kitabıyla ilgili.

Kitap; tamamen online gerçekleşen ve 278 CEO tarafından yanıtlanan bir anketin sonuçları üzerine yazılmış. Dergide de bu verilerin bir kısmına yer verilmiş.

Bilgiler oldukça dikkat çekici ve iş dünyasına önemli fikirler verebilecek nitelikte. Hatta biraz daha ileri götürüyorum; araştırma sonucunda ortaya çıkan tespitlerin önemli bir kısmı hayatımızı yönetirken de işimize yarayabilecek, yol gösterebilecek başlıklar...

Özellikle iki listeyi yakından incelemekte fayda görüyorum;

Geleceğin şirketlerinin en önemli özellikleri
(Sıralama, en önemliden en az önemliye doğru):
  1. İnovasyon
  2. Çeviklik / Hız
  3. Güçlü liderlik
  4. Globalleşme
  5. Kurumsal yönetim
  6. Yetenek yönetimi
  7. Yeni ürün / hizmet sunabilme
  8. Girişimci ruh
  9. Adaptasyon
  10. Esnek yönetim
  11. Aile / ortaklar uyumu
  12. İmitasyon
  13. Orta kademe yönetim
  14. Sürdürülebilirliğe verdiği önem

Bir zamanlar Türkiye'nin en büyük 500 şirketi arasında olup da şimdi o listeye giremeyen kurumların yaptığı hatalar ise yine önem sırasına göre şöyle sıralanmış;
  1. Zamanında değişmediler
  2. İnsana yatırım yapmadılar
  3. İnovasyona yatırım yapmadılar
  4. Kurumsallaşamadılar
  5. Dünyayı iyi okuyamadılar
  6. İyi liderler bulamadılar
  7. "Biz iyiyiz" stratejisine aşık oldular
  8. Eski ürün / hizmette ısrar ettiler
  9. Fazla risk aldılar
  10. Modern finanstan yararlanamadılar
  11. Yetersiz kaldılar / ortaklar uyumsuzluğu

Listeleri incelerken, bu maddelerin hem iş hem de özel hayatımızda aslında ne kadar önemli ve etkili olduğunu düşündüm. Sizce de öyle değil mi?


Hayal gücünü çalıştıran güzel bir klip...

Bu klip, Japon şarkıcı Shintaro Sakamot'un 16 Kasım'da yayınladığı ilk albümünün ilk klibi. Videoda, hat sanatı kullanılarak insanların yaratıklara nasıl dönüştürüldüğünü izliyoruz.

Müziği pek sevmedim ama klip izlenmeye değer. Hele bazı karelerde kullanılan hayal gücü, zihin açıcı nitelikte:)



24 Kasım 2011 Perşembe

Yeni normlar ve sosyal medya

TTNet'in Youtube'da bugün paylaştığı "Yeni Normlar - Sosyal Medya" isimli videosunda, sosyal medya kullanımıyla ilgili önemli bilgiler paylaşılmış, bir göz atmaya değer...



Veriler, çok çarpıcı değil mi? Facebook, Twitter, Linkedin, Youtube, Wikipedia gibi mecraların kullanımında ciddi artışlar var. Videoda yer verilmemiş ama Ekşisözlük, Dailymotion gibi paylaşım ağları da çok popüler.

Bir de tabi bloglarımız var..:) Doğrusu, ben blogları sosyal paylaşım ağlarının hepsinin dışında ve üstünde tutuyorum.


22 Kasım 2011 Salı

Benetton ve tartışmalı "Unhate" kampanyası

Çarpıcı ve tartışmalı reklam kampanyalarıyla bilinen Benetton markası, bir süredir devam eden sessizliğini, Unhate / Nefret Etme isimli kampanyasıyla sona erdirdi. Kampanya; her türlü nefrete karşı çıkmayı anlatıyor.

Ama bunun için öyle ilanlar çalışılmış ki, şimdi herkes bu fotoğrafları konuşuyor. Doğrusu, bu kadar keskin olmasa, mesajını iletmede daha mı başarılı olurdu diye düşünmeden duramıyorum.




Kampanya için basılı ilanların yanısıra bir de reklam filmi çalışılmış. Reklam filmi de, en az basılı ilanlar kadar keskin...



Benetton: Kampanyamıza duyduğumuz inancı tamamen koruyoruz...
Benetton, büyük yankı bulan ve pekçok kesimden tepki alan kampanyasıyla ilgili yazılı bir açıklama yayınlayarak, kampanyasına inancını koruduğunu belirtti. İşte, daha çok tartışılacağa benzeyen kampanyayla ilgili olarak markanın yaptığı açıklamanın metni:

''Verdiğimiz mesaja yürekten inandığımız için reklam kampanyamızı bu biçimde kurguladığımızı ifade etmek isteriz. Gayemiz kesinlikle birilerini rencide etmek, gücendirmek değildir. Ayrıca 'skandal'ın bakış açısına göre algılanan bir kavram olduğuna inanıyoruz.

Aldığımız tepkilerin bir kısmı bizi çok üzmüş ve etkilemiş de olsa, 'nefret'e karşı mücadelemizi sürdürme konusunda her zamankinden daha çok motive olmuş durumdayız. Dünyayı 'nefret etmeme'ye davet eden bir kampanya yürütürken istediğimiz en son şey daha fazla nefret ve yanlış anlamaya neden olmaktır. Kampanyamıza duyduğumuz inancı tamamen koruduğumuzu belirtmek isteriz.''



21 Kasım 2011 Pazartesi

Avuçlarımdaki kelebek...

"Avucunuzdaki kelebek" hikayesini, çoğunuz bilirsiniz... Beni çok etkileyen ve yaşama anlayışımı değiştiren hikayelerden biridir. Hikaye şöyle;

Zamanın birinde, çok akıllı iki kardeş yaşarmış. Etraftaki ve okuldaki bilgiler kendilerine yetmediğinden, annesi onları, bulundukları beldenin bilge adamına götürmüş.
Kardeşler, bilge adama pekçok sorular sormuşlar ve her defasında kendilerinin tatmin olduğu cevaplar almışlar. Bundan çok memnun olan kardeşler, bir müddet için bilgenin yanında kalıp daha çok şey öğrenmek için annelerinden izin istemişler ve bilge adamın yanında kalmışlar.
Bilge adama sordukları sorulara aldıkları cevaplara çok sevinen ve mutlu olan çocuklar bir süre sonra bu işten sıkılmaya başlamışlar. Bilgenin bilemeyeceği bir soru bulmamız lazım diye düşünmüşler.
Kardeşlerden biri, "Buldum!" demiş. "İki elimin arasına bir kelebek koyacağım ve bilge adama soracağım. Avucumun içinde bir kelebek var, canlı mı ölü mü? Ölü derse kelebeği bırakacağım, canlı derse avucumu hafifçe bastıracağım. Her ne derse, cevabını bilemeyecek!"
Kelebeği ellerinde tutan kardeş, kapalı tuttuğu ellerini bilgeye doğru uzatmış ve sormuş.
"Avucumun içinde bir kelebek var. Canlı mı, ölü mü?"
Bilge uzun uzun çocuğun gözlerine bakmış ve cevaplamış:
"Senin ellerinde evladım, senin ellerinde..."

Başımıza gelen kötü olayların nedenini dışarıda aramak, kaynağı hep kendi dışımızdaymış gibi görmek, galiba bizi geçici de olsa, rahatlatan bir düşünce biçimi... Taaaa çocukluktan öğreniriz bunu üstelik. Hatırlayın mesela;
  • Yere düşüp ağlamaya başlayan küçük çocuğu yerden kaldırıp avutmaya çalışan anne/baba/babaanne, yere bi şaplak atar. Yer düşürmüştür çocuğu, çocuğun hiç suçu yoktur. Çok çoğaltılabilir bu örnekler ama gereksiz... Ne öğretildi bize? Kaynak dışarıdadır...
  • Derken büyürüz biraz. Arkadaşlarımız olur. Kavga ederiz bi nedenle. Belki dövüşürüz. Anne-babalarımız yetişir hemen imdadımıza. Gözyaşlarımıza kıyamaz, paylarlar o an için düşman saydığımız arkadaşımızı. Haksızdır, hatalıdır, kesinlikle suçlu odur... Ve işte, bir kez daha öğrendik; kaynak dışarıdadır...
  • Okula başlarız. İyi notlar alıyorsak, bizim başarımızdır. Kötü notlar alıyorsak, "öğretmen verdi"dir!:) Anne-babamız buna inanmak, bunu duymak ister. Biz de artık alışmışızdır böyle düşünmeye... Kaynak yine dışarıdadır...

Böylece akıp gider hayat... Böylece, atarız hayatımızın sorumluluğunu üzerimizden. Başarı için, iyi (!) öğretmenler, yöneticiler, işverenler gerekir hep. Mutluluk için çok para, güzel/yakışıklı sevgili ve daha bir sürü şey... Çok zordur yaşamak, mutluluğu bulmak, korumak... Günden güne daha mutsuz, daha aciz oluruz... Severiz galiba mazlumu oynamayı... Böylece rahatlatırız kendimizi...

Yukarıda verdiğim örnekler, yaşadığım örnekler değildi, gözlemlerim sadece. Ben çok şanslı bir çocuktum. Çünkü ailem bana hep sorumluluk almayı öğretti. Bir yanlış varsa ortada, taraflardan biri olduğumu ve muhakkak bir paya sahip olduğumu, aksinin mümkün olmadığını öğrettiler. Bu nedenle, bir türlü beceremem insanlara kızgın kalmayı, suçlamayı... Yani öfkelenirim tabi ama öyle çabuk dönerim ki kendi içime, kendi olası hatalarımı öyle çabuk fark ederim ki; bu fark ediş sonrasında öfkeyi korumak mümkün olmaz...

Yine de, zamanla öğrendim ki kaynağı dışarıda sanmak, insanların hayatını kolaylaştırıyor. Kesinlikle daha mutlu olmuyorlar ama daha kolay oluyor bu düşünceyle yaşamak... Hem, çabalamak da gerekmiyor... Kader işte, hayat böyle adaletsizdir... Ona da, bu kaderi yaşamak düşmüştür, elinden ne gelirdir ki...

İşte, yazarını bilmediğim ama yüreğimi minnetle dolduran "Avucunuzdaki kelebek" hikayesi, bana her seferinde, hayatımın iplerinin benim elimde olduğunu hatırlatır. Yaşadığım ve yaşamakta olduğum her şeyi... Kendi seçimlerimi... Ailemi, dostluklarımı, aşklarımı, işimi, yaşadığım şehri, içinde olduğum çevreyi... 

Galiba, söylemek istediğimi en iyi, Leo Buscaglia'nın işte bu sözleri özetliyor:)

Fırçanız var, boyalarınız var... Bir cennet resmi yapın ve girin içine...
Siz bir cehennem resmi yapmak isterseniz, buyurun yapın.
Ama bunun için beni suçlamayın, ana-babalarınızı suçlamayın ve Tanrı aşkına Tanrı'yı suçlamayın.
Kendi cehenneminizi yaratma sorumluluğunu üstlenin.

19 Kasım 2011 Cumartesi

AvivaSA reklamı beni kışkırtıyor..:)

AvivaSA'nın son reklamını izlediniz mi? Müthiş eğlenceli, kıpır kıpır...:) Henüz izlemeyenler Medyaloji.net adresinden de izleyebilir. "Saç saç" isimli reklam filmindeki mesaj şu: Paranı saçma, AvivaSA ile biriktir...

Y&R Reklamevi'nin imzasını taşıyan reklamda kullanılan ironi çok başarılı. Ama, yaklaşık 35 saniyelik reklamın 30 saniyesinde sunulan eğlenceli hayatın, çok daha cazip göründüğünü söylemeliyim:) Reklama özel hazırlanan müzik de çok başarılı. Coşkuyla doluyor insanın içi.

Diyorum ki, acaba reklamveren bir sigorta şirketi değil de, bir kredi kartı markası olsa daha mı iyi olurdu? Yani, bu reklam bana para biriktirme değil, harcama hissi veriyor...:)


18 Kasım 2011 Cuma

Mavi Tüy ve Richard Bach...

Amerikalı yazar Richard Bach'ın Martı'sını okumayan yoktur sanırım, çok da güzel bir kitaptır. Sürüden ayrılan ve kendi yolunu çizen Martı Jonathan'ın gözünden bakmak hayata, hepimize heyecan ve umut vermişti...

Aynı yazarın bir de Hipnozcu diye bir kitabı var. Kitapçıda görür görmez heyecanlanıp hemen almıştım ama Martı'nın lezzeti yoktu bu kitabında...

Mavi Tüy'ü ise arkadaşımın kütüphanesinde görüp, okumak için ödünç aldım. Bir solukta okunan, keyifli, düşündürücü, hoş bir hikaye... "Gönülsüz bir mesihin serüvenleri".

İşte o kitaptan, bazı alıntılar;
  • Yaşamının her olayı ve bütün insanları, sen onları oraya çektiğin için oradadırlar. Onlarla ne yapacağın sana kalmış bir şeydir.
  • Bilgisizliğinin belirtisi adaletsizlik ve trajediye olan inancının derinliğidir. Tırtılın "dünyanın sonu" dediğine, usta "kelebek" der.
  • Ayrılıklar seni umutsuzluğa düşürmesin. Bir daha buluşmak için bir elveda gereklidir. ve bir daha buluşmak, dakikalar ya da ömürler sonra, dost olanlar için kaçınılmazdır.

Sırada, yine Richard Bach'ın son romanı "Meraklılar" var. Bu kitap Epsilon'dan değil, April Yayıncılık'tan çıkmış. Sade, hoş bir kapağı vardı. Kitap kapağında beni en çok çarpan cümleleri de sizin için buraya taşıdım:)

"Ya kendimizle ilgili gördüklerimiz, sadece düşüncelerimizin bir yansımasıysa?
Düşüncemizi değiştirmeye karar verdiğimizde dışarıya ne yansır?
...
En karanlık yanlışları değil de en yüce doğruları seçtiğimiz bir dünyada yaşamak nasıl bir his olurdu, sürekli birbirimizi aşağı çekmek yerine yüceltmeye çalışsaydık?"

Fatmagül'ün Suçu Ne dizisinde örnek duyarlılık...

Kanal D'de yayınlanan "Fatmagül'ün Suçu Ne?" dizisinin bu akşam yayınlanan bölümü, tecavüz mağduru kadınlara büyük cesaret ve umut veren sahneler ve diyaloglarla doluydu. Reyting kaygısından uzak durulmuş, dizinin temposu biraz düşürülmüş ama neredeyse belgesel kıvamında; öğretici, yol gösterici bir hikaye oluşturulmuştu.

Son günlerde medyada geniş yankı bulan N.Ç. olayına da gönderme yapıldı son bölümde. Bu denli güncel bir olayın senaryoya (hem de reyting malzemesi yapılmadan) taşınması, medya desteğine yapılan vurgu ve toplumsal bilincin uyandırılması çabasını takdirle izledim doğrusu.

13 yaşındayken 26 kişinin tecavüzüne uğrayan ve 8 yıldır devam eden Mardinli N.Ç.'nin davasındaki gelişmeler hepimizin yüreğini sıkıştırmış, adalet duygumuzu zedelemişti.

Senaryo olduğunu bilsek de, birilerinin iyi bir şeyler söylemesi, desteklemesi, umut vermesi yüreğimize su serpti.

Hem Kanal D'yi hem de dizinin yapımcılarını, tüm kalbimle alkışlıyorum.


17 Kasım 2011 Perşembe

Turkcell'in yeni logosu ve "paylaşma" kavramı...

Turkcell, logosunu değiştirdi. Eski logodan çok uzaklaşılmamış ama kesinlikle daha profesyonel görünen bir logo yaratmışlar. Ayrıca, antenler de durduğuna göre, selocanlar daha uzun yıllar hayatımızda olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Turkcell'in yeni marka söylemi ise "Hayat paylaşınca güzel"... Logo değişikliğini yeni bir reklam kampanyası ile duyuran Turkcell'in "paylaşma" kavramı üzerine kurulu reklam filminin duygusal ritmi yüksek.

Ancak, reklam gereğinden fazla uzun, tam iki dakika. Bazı sahnelerde duygular çok güzel verilmiş, samimi, doğal... Ama bazı sahnelerde oyuncular çok yapmacık kalmış, soğuk, sahte...

Üstelik, reklamda logo değişikliğine dair hiçbir bilgi yok, sadece reklamın sonunda yeni logoyu görüyoruz.  Eminim pekçok insan, logonun değiştiğini fark etmemiştir bile.

Hala Türkiye'nin en pahalı operatörü olan Turkcell, bakalım sadece yüzünü yenilemekle mi yetinecek yoksa tarife ücretleriyle abonelerinin de yüzünü güldürecek mi?...


16 Kasım 2011 Çarşamba

İstanbul Kitap Fuarı maceramız...

Çocukluğumdan beri en çok sevdiğim şeylerden biri kitapçı gezmektir. Kitapların arasında kendimi kaybeder, her bir kitabı karıştırırken bambaşka bir aleme dalarım... Hem dinlendiricidir hem de yorucu, tarif edilemeyen tuhaf bir duygu...

Kitap tutkum en büyük tatmini ise kitap fuarlarında yaşar. Yüzlerce yayınevinin yer aldığı fuarlarda gezmek ve alışveriş yapmak gibisi yoktur...

Eskiden Taksim Tepebaşı'nda olurdu fuar. Hani, TRT binasının hemen yanında... Şehrin merkezinde... Ne güzeldi o günler... Sonra ne olduysa, taşındı fuar alanı... Şehrin dışına... Eziyete döndü kitap fuarına gitmek de dönmek de...

Bugün soğuğa aldırmadık, üşenmedik, kitap aşkıyla çıktık yola... Gerçekten de yol öyle uzak ki, enerjimizin önemli bir kısmını yolda bıraktık:(

Neyse, sonunda fuar alanına vardık. Bir de ne görelim! Sanki kitap fuarına değil de, 23 Nisan kutlamalarının yapıldığı alana gelmişiz yanlışlıkla... Bir curcuna, bir gürültü, bir kalabalık... Okullar toplamış öğrencileri, getirmiş fuara... Lise öğrencilerinden çok ilkokul öğrencileri vardı... İçeri giremedik, öyle bir izdiham yani...

Üzgün, düşünceli, geri geri gitti adımlarımız... Ne yapalım, biz de kitaplarla buluşmalarımızı kitapevlerine sakladık...

Arkadaşım, "öğrenciler için gezi günleri veya saatleri belirlense de, herkes rahat etse" dediğinde, tüm kalbimle hak verdim ona. Ben ki çok severim çocukları, yine de o kalabalığın arasına karışıp gezemedim fuarı...

Sonuç itibariyle, belki yetkililer duyar sesimi deyip, Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı için diyorum ki;

  • Lütfen fuar alanını daha merkezi bir yere taşıyın... Kitaplarla buluşmak, hepimizin hakkı, zorlaştırmayın...
  • Öğrencilere kitap fuarlarını gezdirmek (ufak yaştan itibaren bu aşkı aşılamak) iyidir, güzeldir, desteklenmelidir. Ama böyle bir izdihamda gerçek kitap alıcıları kapının dışında kalıyor. Okulların gezileri için günler belirlensin, herkes rahat etsin...


15 Kasım 2011 Salı

Toyota araçlarını geri çağırıyor! Yine mi?

Geçmişte, çeşitli teknik sorunlar nedeniyle geniş çaplı geri çağırmalar yapan Toyota, bu durumu aynı zamanda bir PR malzemesine dönüştürmüş, reklamlarında da kullanmış ve sonuç itibariyle güven zedeleme olasılığı yüksek bir krizi çok iyi yöneterek, süreci “güvenilir bir marka” olarak tamamlamıştı. Hatta bu yöntem öyle etkili olmuştu ki, geri çağırma uygulamasını BMW, Peugeot-Citroen, Kia, Fiat gibi firmalar da kullanmıştı.

Toyota ve beraberinde pek çok firma, şimdi araçlarını yeniden geri çağırıyor. Totoya, dünya çapında 550 bin aracı geri çağırdığını açıklamış, geri çağırma nedeni ise direksiyon kullanımını zorlaştıran sorunlar. BMW de 32 bin aracını geri çağırmış, sorunu ise araçların motorunda muhtemel bir yangın çıkması durumu olarak açıklamış.

Muhtemelen çok yakında, “müşteri memnuniyeti”, “güvenliğe verilen önem”, vb. mesajlarla hazırlanmış reklam kampanyaları da yayına girer. Medyada konuyla ilgili basın bültenleri sıkça yer bulmaya başlar. Köşe yazarları, bu şirketlerin hassasiyetlerine dikkat çeker. Biz de, “vay be, adamlar bir sürü para harcamayı göze alarak geri çağırıyor sorunlu araçlarını” der, takdir ederiz…

Peki, bu araçlar piyasaya çıkmadan önce kontrol edilmiyor, testler yapılmıyor mu? Tamam, yeni teknolojiler hep riskler taşır. Rekabette geriye düşmemek için firmalar sürekli yenilenmek, farklılıklar yaratmak ve bunu da çok hızlı yapmak zorundalar. Bu nedenle kalite kontrole ayrılan zaman daralıyor olabilir. Ama firmalar, kalite kontrole daha fazla yatırım yapmaz ve bu “geri çağırma”yı bir alışkanlığa dönüştürürlerse -ki bu izlenim günden güne güçleniyor-, o zaman yakın zamanda çok daha büyük iletişim yatırımlarına ihtiyaç duyacaklar demektir.

10 yılda bir yapılan araç geri çağırma uygulaması tüketiciyi pozitif anlamda etkileyebilir ama iki yılda bir hatta neredeyse yılda bir geri çağrılan araçlar, tüketicide bir bezginlik yaratır, güvenini zedeler. Yani markalar itibar kaybeder ki bu kazanılması en güç değerlerden biridir. Marka yöneticilerinin, konuyu bir de bu açıdan değerlendirmesinde fayda var…

14 Kasım 2011 Pazartesi

Bir tatlı pazardan geriye kalanlar...

Pusluydu İstanbul pazar günü, gözleri dolu doluydu... Bir ara ne güzel yağdı üzerimize değil mi yağmur, ince ince, yumuşacık...

Dün, İstanbul'un kıyılarında gezindik... Soğuğu içime çektim, bir de toprağın kokusunu... Mis gibiydi... Sonbaharın son demlerinde doğa çıldırmış gibiydi, tam bir renk şöleni sundu bize... Öyle coşkuluydu ki, bize susup izlemek düştü o müthiş gösterisini... Ve minnetle kabul ettik, bize verdiği hediyeyi...

Durusu, Karaburun, Yeniköy, yol bizi nereye götürdüyse, gezinip durduk... Bazen dağların binbir rengiyle büyülendik, bazen bir göletin önünde seyre daldık tatlı yansımaları, bazen denizin dalgalarında uzaklara akıp gitti yüreklerimiz... Size de, bu kareleri getirdim... Keyif almanız dileğiyle..:)

Karaburun civarındaki göletlerden biri... Miniminnacık...
Bu da bir başka gölet... Az öncekinden daha büyük ve daha gösterişli...

Öyle güzeldiler ki, fotoğraflarını çekmeden geçmek olmazdı...
Yoldan kareler...
Rengarenk ve coşkuluydu doğa... Keşke olduğu gibi yansıtabilseydim...  Fotoğraf karesi öyle mütevazi kaldı ki gerçek görüntünün yanında...
Bir çiftliğin demir parmaklıklarını süsleyen bitki... Çok hoş görünüyordu...
Ve bu da, Karaburun'daki en büyük göl...



Sonbahar sanırım, doğanın tüm maharetini gösterdiği zamanları...:)
Bu renkleri ne zaman görsem, durur hayran hayran izlerim... Aklıma her seferinde Büyükada gelir. Orası da müthiş olur sonbaharda... 

Ve işte huzurlarınızda Karadeniz...:)
Durup karşısında Şevval Sam'ın yorumuyla mırıldandım...
"Hey gidi Karadeniz, doldi da taşamadi... Etmiyelum sevdaluk, edenler yaşamadu."
Hurma ağacı... Domatese ne çok benziyor, değil mi?:)
Karaburun'a, kuş olup baktık:)

Sonunda yemek vakti deyip, attık kendimizi Karaburun'un sahiline...

Ve işte rakı-balık keyfi için seçtiğimiz restaurant... Çok ışıklı olan:)
Kalamar  da karides de çok lezzetliydi... Hele ahtapot salatası... Uuuuffff... Çok güzeldiii...
Mezelerle öyle çok doyurduk ki karnımızı güzelim levrek geldiğinde, coşkumuz azalmıştı doğrusu... Ama levrek öyle lezzetliydi ki, onu da son parçasına kadar keyifle yedik...
Onca yemekten sonra, yürümek farz olmuştu..:)

Denizin ve gökyüzünün rengi karışmıştı birbirine... İnce bir yağmur rüzgara karışıp okşadı yüzümüzü...
Ve dönüş zamanı...
Ruhumuz, aldığı besinlerle mutlu, tatlı bir hüzünle uğurladık günü...:)  

13 Kasım 2011 Pazar

Bana aşık olmasından korkuyorum!?!...

Mavi'nin Kıvanç Tatlıtuğ'lu reklamını muhakkak izlemişsinizdir. Adam her reklamda bir rüzgar estiriyor. Önceki reklam filmlerinde "vay vay vay"ı dilimize düşürmüştü. Yeni kampanyada ise hapşıranlara "çok yaşa" değil, "çok sev" dedirtiyor, şimdiden hayatımıza yerleşti bu yeni trend:)

Kıvanç zaten yakışıklı, çekici; tek başına bile yeter reklamı izletmeye... Ama bir de "Mavi Amerikalı" Guisela Rhein diye çok güzel ve seksi bir hatun eşlik ediyor ona... Senaryo da başarılı, keyifle izletiyor... Ali Taran'ın imzasını taşıyan reklam, sokağın nabzını iyi tutmuş bence...

Ama bir detay var ki her izlediğimde rahatsız ediyor beni. "Bana aşık olmasından korkuyorum" diyor kız... Anlamsız değil mi? Yani insan birlikte olduğu adamla ne kadar mutlu olduğunu büyük bir coşkuyla anlatırken, "Bana aşık olmasından korkuyorum" der mi hiç? Ne zaman izlesem reklamı, o cümle söylendiğinde aynı tepkiyi verirken yakalıyorum kendimi: "Saçma!"...



Mavi, sosyal medyayı en başarılı kullanan markalardan biri...
Bu arada Mavi'nin pazarlama faaliyetlerini gerçekten çok başarılı bulduğumu söylemeliyim. Hem reklamlarındaki istikrar hem de PR başarısıyla öne çıkan bir marka. Halkla ilişkiler ajansı A&B Tanıtım, çok iyi işlere imza atıyor...

Hem reklam hem PR çalışmalarının desteğiyle, Mavi kısa sürede gerçekten dünya çapında bir markaya dönüştü. Takdire değer bir ilerleme...

Yeni trendleri yakından takip eden marka, bahsettiğim bu son reklamının ilk gösterimini, Türkiye'de bir ilke imza atarak Facebook üzerinden düzenlenen özel bir gala ile Mavi (ve tabi Kıvanç) hayranlarıyla buluşturmuştu.
Mavi’nin 350.000’i aşkın Facebook takipçisi, 16 Eylül günü reklam filmini herkesten önce izleme şansına erişmiş ve 3 kişi Kıvanç Tatlıtuğ imzalı tişört kazanmıştı. Tabi bu arada, 14-16 Eylül tarihleri arasında online LCV verenler, reklam filminin teaser videolarını izleyebilmiş ayrıca Mavi’nin facebook sayfasundan isimlerine özel davetiyelerini alan kullanıcılar, 16 Eylül’deki galaya dek pek çok özel fotoğraf görme ve sürpriz hediyeler kazanma fırsatı elde etmişti.

Bu kampanya, Türkiye'deki en başarılı sosyal medya kampanyalarından biriydi bence...

12 Kasım 2011 Cumartesi

İşin, aşkınsa eğer...

İşin aşkınsa eğer, sabahları yatağınla keyifle vedalaşırsın, gözün arkada kalmaz, yüzün asılmaz... Yeni bir güne başlamanın neşesi, seni bekleyen işlerin heyecanı vardır...

İşin aşkınsa eğer, mesai saatlerinin dışına çıkarak çalışıyor olmanın hiçbir yükü ve yükümlülüğü yoktur. Ne sana ağır gelir çalışmak ne de buna bir karşılık beklersin...

İşin aşkınsa eğer, gittiğin her yerde, gördüğün her şeyde, okuduğun her haberde bir esin kaynağı bulursun... Bir şimşek çakar aniden, bazen günlerdir peşinde koştuğun sorunun yanıtıdır karşında dikilen...  Bazen, yepyeni bir fikrin doğuşudur o ışık...

İşin aşkınsa eğer, her gece huzurla dalarsın uykuya, yüzünde yorgun ama tatlı bir gülümseyişle...

Bunları düşündükçe farkına varıyorum ki, dünyanın en şanslı insanlarından biriyim ben... Bugüne kadar yaptığım her işi bu denli tutkuyla, aşkla, coşkuyla yapabildiğim için..

Şans mıydı yoksa seçim mi, bilmiyorum ama iş hayatım aynı zamanda hobi alanım oldu...

Etrafımdaki mutsuz çalışanları gördükçe, her seferinde bir kez daha minnet duydum dünyaya, beni bu denli şanslı yaratan Tanrı'ya ve bu şansın farkına vardıran kendime...:)


11 Kasım 2011 Cuma

Sinpaş GYO'nun yeni reklamı

Sinpaş GYO'nun yeni reklam kampanyasını ben ilk kez dün akşam izledim... Reklamda Jose Mourinho oynuyormuş, ünlü biriymiş; sporla pek alakam olmayınca onu da tanıyamadım gerçi ama bilgiye ulaşmak artık çok kolay! Sordum, Google hemen söyledi:)

Real Madrid'in Teknik Direktörü'ymüş... Bu ay başında, Sinpaş GYO ile bir yıllık reklam anlaşması anlaşma imzalamış.

Kısa kısa, üç-dört tane reklam filmi dönüyor ekranda... İngilizce konuşuluyor, altyazıyla Türkçe'si veriliyor. Adamın ses tonu çok etkileyici, görüntüler de fena değil...

Ama Sinpaş'ın İngilizce bir reklamla kimi hedeflediğini bilemedim. Ayrıca,
  • Hedef kitle, Türkiye'de yaşayan yabancılar mı? 
  • Yoksa 'sadece yabancıların söylediğine inanırım' diyen Türkler mi?:)
  • Yoksa sadece futbolseverler mi?
  • Yoksa sadece İngilizce bilenler mi?:)

Bir de tabi, iş güven konusuna gelince de biraz düşündürücü;
  • Jose Mourinho, "güven benim için çok önemli, reklamda bile" diyor. İyi bir vurgu. "Bugüne kadar güvenmediğim bir markadan gelen hiçbir teklifi kabul etmedim" sözüyle bitiyor reklam...
  • İyi, hoş, etkileyici... Tamam da, bunun için Türkiye'de yaşayan, markayı gerçekten tanıyan / tanıma olasılığı olan, Türk halkına daha yakın yani gerçekten güvenilebilecek bir isim seçilse daha gerçekçi olmaz mıydı?

Neyse, belki de yanılıyorum... Siz, ne dersiniz? 

 

10 Kasım 2011 Perşembe

Sesimi duyan var mı?


Ne çok mesaj var, öyle değil mi, ne çok gürültü... Ne zor artık fark edilmek, sesini duyurmak, anlaşılmak...

Eskiden talep ederdik bilgiyi, peşinden koşardık... Radyoyu açar, duymaya çalışırdık dünyadaki gelişmeleri... Ezberlerdik radyodaki o sesin söylediği her şeyi...

Sonra televizyon geldi... Sihirli kutu... Küçücük bir köye dönüştü dünya... Sınırlarımız gittikçe genişledi... Başka hikayeler, başka hayatlar, başka kültürler, başka diller, başka insanlar... Haberler aldık, bazen de haber olduk... Günden güne büyüdü dünyalarımız... Sesler artmaya, görüntüler hızla geçmeye, bilgiler sel olup üstümüze akmaya başladı...

Günümüzde artık öyle çok ki iletişim mecraları, selde boğulmadan ayakta kalmanın yollarını arıyoruz... Gazeteler, dergiler, yüzlerce televizyon kanalı, radyolar, cep telefonları... Ve nihayet, dünyayı tamamen değiştiren internet..

Farkında mısınız, günde ne çok mesaja maruz kalıyoruz... Televizyonda, radyoda, internette, maillerimizde, gazetelerde, dergilerde, billboardlarda, adım attığımız kaldırımda, alışveriş yaptığımız markette, metroda, metrobüste, takside, karşımızdaki binada, apartman girişinde, sokakta, kafede...

Her yerde kuşatılmış durumdayız... Bağırıp duruyor markalar, zihnim pazar yeri sanki... Tüm mesajlar, tüm bilgiler birbirine karışıyor...

Cılız bir çocuğa dönüşüyor günden güne tüm markalar, çaresiz çığlık çığlığa bağırıyorlar; "sesimi duyan var mı?"...

Bana sadece bir fısıltı ulaşıyor, belli belirsiz...

Öyle çok ki gürültü, duyamıyorum...

Siz, duyabiliyor musunuz?


9 Kasım 2011 Çarşamba

Sen iyi ol...

Sen iyi ol sevdiğim...
İyi değilken sen, yüreğim sıkışır, nefes almak ağır gelir....
Issız olurum, karanlık olurum, yersiz-yurtsuz olurum, üşürüm...

Sen iyi ol dostum,
İyi değilken sen, beceremem ben dünyaya kafa tutmayı...
İçim titrer, bir serçe gibi ürkek, yalnız ve kimsesiz olurum...

Sen iyi ol yol arkadaşım,
Işığımsın; kaybederim yolumu, tökezlerim sensizlikte, düşerim...
Aynamsın; ışıltım kaybolur, solar renklerim, susar şarkılarım...

Sen iyi ol...
İyi ol ki, ışıldasın yüreğin....
Işılda ki, tutunup fenerine yolumu bulayım...



8 Kasım 2011 Salı

Pilli Bebek...

Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm filmini izlerken, gözlerimden sicim gibi yaşlar akıtan bir anı yazmayı unutmuşum... Behzat'ın kızının özlemiyle ve acısıyla kıvrandığı ve gerçeklik zeminini kaybettiği sahneler... Fonda, Pilli Bebek'in Duruyor Zaman şarkısı... Nasıl eridim o müzikle, yüreğimin içinde hissettim acısını... Müthişti... 

Sonra biraz araştırınca öğrendim ki, Behzat Ç.'nin dizisi için yapılmış bu şarkı ve 3 Nisan 2011'de yayınlanan bölümünde çalınmış... Bense, ilk kez sinemada dinledim... Pilli Bebek'i de bu şarkı sayesinde keşfettim... Adamlar gerçekten çok iyi müzikler yapıyor...

 

Sarı, sıcak, hüzünlü şehir...

Geçen sene bu zamanlar, keyifli bir ekiple gezdik Mardin'i... Kiliseleri, camileri, manastırları, taş binaları, farklı kültürleri, çeşit çeşit dinleri ve dilleri ile büyüleyici bir şehir...

Taşı konuşturan bu şehir, sessizce alıyor yüreğinizi avuçlarının içine... Dar sokaklarında yürürken, altın rengi taşlarla hayat verilmiş yapıları fısıldıyor kulağınıza, rengarenk hikayeler...

Yedi bin yıllık tarihinde defalarca savaşlar gören ve yağmalanan Mardin, pek çok dine ve medeniyete ev sahipliği yapmış... Belki de bu yüzden, bu denli çok yaşanmışlıkları olduğu için kokusu, rengi, havası bambaşka bu şehrin...

Tuhaf bir şekilde, sanki şehrin ruhuna uygun olarak, siz de suskunlaşıyorsunuz... Sadece taşların seslenişlerini dinliyor, sadece onların fısıltılarına kulak kesiliyorsunuz... Haydi, şimdi hep beraber şehirde kısa bir gezintiye çıkalım...

Mardin... Gece manzarası müthiş... Işıklandırmalar çok iyi...
Mardin kalesi, gerçekten de bir gerdan gibi duruyor... Işıl ışıl...
Butik bir otel... Sıcacık, hoş bir dekorasyon... Binanın tarihi kokusu anında sarıp sarmalıyor insanı...
Bu da, Mardin'den görünen Suriye manzarası...
Gündüz gözüyle Mardin... Dünyanın en güzel şehirlerinden biri...
Mardin'in genel görüntüsü...
Dara Antik Kenti...  Henüz tamamen ortaya çıkarılamamış. Kazılar ve araştırmalar devam ediyor. Bu kalıntıların mezar olduğu düşünülüyor. 
Dara'da aynı zamanda sarnıçlara ait kalıntılar da bulunmuş. Fotoğrafını çekemedim ama sarnıçların büyüklüğü, inanılmaz! Yan yana ve yatay toplam 7 sarnıç ortaya çıkarılmış...
Dara'da bir ev... Ama özel bir ev... Çünkü altında inanılmaz derinlikte bir sarnıç var...
Daracık merdivenlerden iniliyor sarnıca... Sarnıç diyorum ama sarnıç mı yoksa zindan mı, henüz kesin bir bilgiye ulaşılamamış... Hatta bir tür ambar da olabileceği düşünülüyor... 


Mardin'de, gezdiğiniz her yerde bir anda çocuklar sarıyor etrafınızı. Pırıl pırıl gözleri ve sürekli gülümseyen yüzleriyle  izliyorlar sizi. Bu kızlar ise, küçük yaşta ticarete atılmışlar. "Abla, ondan aldın işte. Bir tane de bizden al, biz de kazanalım." diye sesleniyorlar sürekli...:) 

Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi'nden  en çok dikkatimi çeken eserleri fotoğrafladım... Burada ne kadar gerçekçi görünüyorlar bilmiyorum ama biz ağzımız açık, hayranlıkla izledik... 



Şehrin, en güzel görüntüye kavuştuğu saatler... Gün geceye kavuşmaya hazırlanırken, altın sarısı bir şehir çıkıyor ortaya... Hüzünlü, tarih kokan, anlatacak binlerce hikayesi olan sessiz bir şehir...

Mardin'in dar ve merdivenli sokaklarından araba geçmesi mümkün olmuyor. Belediye de, özellikle çöp toplama işi için eşek kullanıyor. Mardin'in eşekleri meşhur! İşte bu eşek de, tüp teslimatına çıkmış:)


Mardin'in cumbalı evleri...

Mor Gabriel Manastırı (Deyrulumur)

Deyrulzafaran Manastırı
Deyrulzafaran Manastırı... Kibritten yapılan maket manastır... Bir zamanlar, insanların gerçekten sabrı varmış:)
Mardin'de bir kapı... Hristiyanların kapısı böyle işaretlenirmiş...
Mardin Kız Meslek Lisesi... Harika bir mimari...
Mardin Müzesi... 1895 yılında Antakya Patriği Behnam Bani tarafından Süryani Katolik Patrikhanesi olarak yaptırılan bina, restore edilerek 1995 yılında müze olarak hizmete açılmış. Ne yazık ki içini gezmeye vaktimiz olmadı...
Mardin'de bir han... Eskiden, altta gördüğünüz odalarda tüccarların atları durur, üstte de kendileri kalırmış...  Zamane otelleri yani... Günümüzde ise bu odaların bir kısmı dükkan, bir kısmı  kafe olarak işletiliyor...
Bu da, Sıla dizisindeki ünlü ev işte (Midyat Konukevi)... Daha sonra başka dizilere de ev sahipliği yaptı.
Ve o evin balkonunda, ben..:)

Mardin... Büyülü şehir... Yine geleceğim.... Sokaklarında dolaşacak, taşlarına dokunacak, hikayelerini dinleyeceğim...


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...