30 Aralık 2011 Cuma

Söyleyecek yeni sözlerim olsun...

Geride bıraktığımız yıl, hem cenneti gördüm Tanrım hem cehennemi; ikisini de derin bir minnetle kabul ettim... İsyan etmedim hiç, dövüşmedim de hayatla... Öğrendim ki, başımıza ne geldiği değildi önemli olan, asıl mesele başımıza geleni nasıl karşıladığımızdı... Bu öğreti, her zaman dimdik ve güler yüzle ayakta tuttu beni... Teşekkür ederim...

Şimdi, yeni bir yıla ilk adımları atarken, diliyorum ki;
  • Umudum en değerli varlığımdır, beni eksik bırakma Tanrım...
  • Aynı hataları yapmaktan koru; körleşen gözlerime ışık, sağırlaşan kulaklarıma fısıltı ol...
  • Önyargıların, ayaklarıma pranga olmasına izin verme. Her seferinde yeniden ölçü alacak, değişimi dikkate alarak yeniden değerlendirecek gücüm ve isteğim olsun...
  • Gözlerim, gönülleri görecek kadar keskin, kulaklarım söylenmeyenleri duyacak kadar hassas olsun... Gördüklerim ve duyduklarım, sadece iyiye ve doğruya dair olsun... Kötü sözden, hırslı gözden koru beni...
  • Düşmanlıktan, kinden, hırstan, nefretten uzak tut yüreğimi...
  • Heyecanlarım, yaşam kaynağımdır... Tepkisiz, ilgisiz ve soğuk bırakma yüreğimi...
  • Ailem ve dostlarım, en büyük hazinemdir. Ne beni onlara uzak düşür ne onları bana yabancılaştır...
  • En önemlisi de, içimdeki o küçük çocuğun sesini eksik etme kulağımdan Tanrım...
  • Ve Tanrım, bugüne kadar olduğu gibi, bugünden sonra da ışığınla aydınlat yüreğimi; aydınlat ki ben de ışık olabileyim başka yüreklere...

2012; yüreğimizde umudun, gözlerimizde tebessümün hep var olduğu bir yıl olsun...

Mutlu yıllar!..:)


29 Aralık 2011 Perşembe

Hızla akıp gidiyor zaman...

Büyük şehirde yaşama biçimi hızla fast-food tarzına dönüşüyor. Hızlı ye, kısa sürelerde tüket her şeyi, bağlanma, kesik kesik ve hızlı anlat, dinlemeye vaktim yok kısa kes, acele  et, daha çabuk, geç kaldım, hızlı ol...

Yoruldunuz, değil mi?
Hem de nasıl uyuşturucu bir yorgunluk...

Öyle alıştık ki her şeyi hızlıca yaşamaya, unuttuk neredeyse sevdiklerimizin gözlerinin içine bakıp, söyleyemediklerini duymaya...

Aslında öyle yalnızlaştık ki, bu tuhaf yabancılaşma haliyle başa çıkabilmek için yeni bir hayat yarattık kendimize. Ailenin bir araya geldiği saatlerde, sohbete vakit yok. Kimi televizyondaki bir diziye kaptırır kendini, kimi bilgisayar başında sanal bir dünyada gidermeye çalışır yalnızlığını... Aynı evde, yabancılaşırız günden güne, en sevdiklerimize...

Aşklar da dostluklar da, kumdan kalelere dönüşüyor... Her yanılgıda biraz daha kalın duvarlar örülüyor, her seferinde biraz daha yalnızlaşıyor insan...

Seçenekler arttıkça seçim yapmak da bir o kadar güçleşiyor. Hep daha iyisini, daha güzelini, daha güçlüsünü ararken, sahip olduklarımız, su damlaları gibi akıp gider avuçlarımızdan... Komşunun bahçesindeki çimen, hep daha yeşil görünür gözlerimize. Ne kadar şanslı olduğumuzu, nelere sahip olduğumuzu ve zenginliklerimizi düşünüp şükretmeye vaktimiz olmaz. Daha yeşil çimenlerin derdindedir hep yalancı ve aldatıcı zihnimiz. Bu nedenle içten gülümsemeleri unutur, sahte kahkahalarla oynarız hayatı...

Oysa, hızla akıp gidiyor zaman...

Koca bir yılı uğurlamak için son hazırlıklarımızı yaptığımız şu günlerde bir mola verip, farkında bile olmadan hoyratça harcadığımız sevgilerimizi ve ilişkilerimizi onarma zamanı...
Durdurup her şeyi, unuttuklarımızı hatırlama zamanı...
İçten gülümseyişlere, candan sarılışlara, sessiz gevezeliklere sığınma zamanı...
Sahip olduğumuz her güzellik için tüm kalbimizle şükretme zamanı....
Vedalaşma ve kavuşma zamanı...
Güle güle...
Hoş geldin...


28 Aralık 2011 Çarşamba

Ürün yerleştirme uygulamasını en çok kimler kullanıyor?

Medya planlama ve satınalma alanında Türkiye'nin ilk ajanslarından biri olan MediaCom Türkiye, TV kanallarında karşımıza çıkan ve zaman zaman bazı örneklerini burada sizlerle de paylaştığım ürün yerleştirme uygulamalarının Kasım ayı raporunu açıklamış. Raporda, dikkat çekici veriler var.

1 - 30 Kasım 2011 tarihleri arasında toplam 159 adet ürün yerleştirme uygulaması (gizli reklam) yapılmış. Gizli reklamı en çok tercih eden sektörler otomotiv, gıda ve ev temizliği sektörleri.Ürün yerleştirme uygulamasının en çok kullanıldığı TV kanalları ise sırasıyla TNT (68 uygulama), Kanal D (28 uygulama), TV8 (17 uygulama), Show TV (11 uygulama) ve Cnn Türk (10 uygulama)…

Çarkıfelek, ürün yerleştirme cennetiymiş meğer...
Markalar, ürün yerleştirme uygulaması için en çok yarışma programlarını, yerli dizileri ve yemek programlarını tercih etmiş.

Özellikle Çarkıfelek programına gösterilen yoğun ilgi, dikkate değer. Ben bu programı izlemediğim için gözden kaçırmışım. Meğer sadece Kasım ayında TNT'de yayınlanan Çarkıfelek programında tam 65 adet ürün yerleştirme uygulaması yapılmış. Düşündürücü olan bir diğer bilgi ise, Çarkıfelek programında en çok gizli reklamı Bingo'nun yapmış olması. Hedef kitlesi kadınlar olan Bingo, Mehmet Ali Erbil'e çok güvenmiş olmalı... Bu programı en çok tercih eden diğer markalar ise sırasıyla Malatya Pazarı, Reis Gıda ve Ford.

TV8'in otomotiv programı 8. Etap, doğal olarak sektörün de gözdesi olmuş. Castrol, Renault, Nissan, Volkswagen, Borusan Otomotiv, Ford, Dacia ve Suzuki, bence gayet doğru bir seçim yaparak, Kasım ayında bu programda ürün yerleştirme uygulaması ile boy gösteren markalar...

Markaların Kıvanç Tatlıtuğ'a güveni tam...
Reklamverenin, yerli dizilerde ürün yerleştirme uygulaması için öncelikli tercihi Kuzey Güney. Yepyeni imajı ve canlandırdığı karakter ile büyük beğeni toplayan Kıvanç Tatlıtuğ'un başrolünü oynadığı dizide ay boyunca toplam 10 adet gizli reklam kullanılmış.

Ürün yerleştirme için en çok tercih edilen diğer yerli diziler ise sırasıyla Çocuklar Duymasın, Fatmagül'ün Suçu Ne, Öyle Bir Geçer Zaman Ki ve Adını Feriha Koydum...

Ürün yerleştirme uygulamasını en çok kullanan markalar
Ürün Yerleştirme Raporu Kasım ayı sonuçlarına göre, ürün yerleştirme uygulamasına en çok ilgiyi Bingo ve Arçelik markaları gösterdi. Malatya Pazarı, Ford, Coca-Cola, Reis Gıda, Despada, Kanal D, Papia, Turkcell, Pegasus, Brc Otogaz ve Castrol gizli reklamı en fazla kullanan diğer markalar...

27 Aralık 2011 Salı

Ürün yerleştirme uygulaması hafife alınmamalı...

Reklamverenin heyecanla beklediği ve bu yılın, reklam sektörü için bence en önemli gelişmesi olan Ürün Yerleştirme Uygulaması, yakından takip ettiğim konuların başında geliyor. Ürün yerleştirme, reklam kuşağında veya sanal/bant reklam yayınından çok daha büyük ve etkili bir güce sahip. Özellikle kurgusal ürün yerleştirme, hele bir de kullanılan yapım ile kan uyumu sağlandıysa, markaya müthiş bir geri dönüş sağlıyor.

Nisan ayında başlayan uygulamayı başarıyla kullanan marka sayısı ne yazık ki çok az. Hele ilk uygulamalar tam bir fiyaskoydu. Hatırlarsınız belki, Coca Cola'nın her yerde görüntülenen şişesi/kutusu vardı bir ara. Öyle zoraki duruyordu ki yapımın içinde, hayretle izliyordum.

Geniş Aile dizisinde, Coca Cola'nın ürün yerleştirme uygulaması...

Yaratıcılıkta en az Coca Cola kadar başarısız kalan bir diğer uygulama ise şimdilerde pek çok yapımda karşımıza çıkan, dış mekan görüntülerinde çeşitli panolarda kullanılan ürün yerleştirme uygulamaları. Muhtemelen, bu uygulama daha düşük maliyetli olduğu için tercih ediliyor ama ürün yerleştirmenin sihirli gücü bu tür zoraki uygulamalarda eriyip gidiyor. Ürün yerleştirme, gizli reklam değil de, gözümüze sokulan reklama dönüşüyor... Hal böyle olunca da, rahatsız etmeden öğretme, fark ettirme, sevdirme ve de dolayısıyla satın alma eylemine yönlendirme zorlaşıyor.

Çocuklar Duymasın dizisinde yine Coca Cola'nın gizli reklamı. "Bir şişe yetmez, hepsini dizin masaya"..:))
Kısacası ürün yerleştirme, senaryoya doğru bir şekilde giydirilmesi gereken bu nedenle de zaman alan ve yoğun emek gerektiren uygulamalar. Sadece yapmış olmak için yapılan, acele edilen uygulamalar, ne yazık ki paranın boşa harcanması anlamına geliyor. Üstelik zaman zaman yapılan abartılı kullanımlar, markaya antipati duyulmasına neden oluyor ki, bu da kaş yapayım derken göz çıkarma hali...

Klasik reklam anlayışından tamamen farklı özellikler taşıyan ürün yerleştirme uygulaması, henüz reklam ajanslarının da markaların da doğru tavır belirleyebildikleri bir uygulama değil. Bu konuda gerçekten başarılı dört-beş örneği kenara alıp, onlara haklarını teslim etmek gerekir. Ama bu örneklerin çoğaltılabilmesi için daha bilinçli reklamveren, daha yaratıcı ajanslar ve aklını da kalbini de işe dahil edip çözüm ortağı olan yapımcılar gerek...
Fatmagül'ün Suçu Ne? dizisinde Turkcell'in son reklam kampanyasının ürün yerleştirme örneği. Turkcell, aslında reklam kampanyasını ürün yerleştirme uygulamasına da yayarak, güçlü bir ilişkilendirme yaptı ama yaratıcılık zayıf....
Umutsuz Ev Kadınları ve Kanal D'nin hemen hemen bütün diğer dizilerinde bolca bu tür sahneler izledik...
Önümüzdeki günlerde, çok daha iyi örneklerle karşılaşmayı umuyorum... Bekleyip, görelim:)


25 Aralık 2011 Pazar

İstanbul'dan pazar sürprizi..:)

Bütün haftayı yağmurla geçiren ve hatta azcık da olsa karla kapatan İstanbul, bugün ise tatlı bir sürprizle selamladı İstanbulluları... Güneşli, pırıl pırıl, apaydınlık bir gün... Fotoğraflar bulutlu karelerden oluşuyor ama bu benim hatam, geç kaldım biraz...:)

Odamın balkonundan izledim, yağmurlu bir haftanın ardından durulmuş, sakinleşmiş, biraz yorgun İstanbul'u... 
Bulutların gerisinde ışıldayan güneş, hiç bir karanlığın sonsuz olmadığını anlatmaya güzel bir örnek değil mi?:)
Gerçi kararsızdı biraz güneş... Bazen içimizi ısıtacak kadar coşkulu, bazen bulutların ardına gizlenip göz kırpan bir hınzır...  

Her haliyle güzel bir şehir... Her haliyle kendini sevdiren... Ne cilvesi biter ne nazı ama tatlı sürprizlerle hep ayakta tutar heyecanımızı..:)  


Görevimiz Tehlike 4

Dün akşam izledim Görevimiz Tehlike'nin dördüncü filmini. Yine baş döndürücü bir aksiyon filmi çıkmış ortaya.

İnanılmaz teknolojiler, müthiş stratejiler, olağanüstü yetenekler... Tom Cruise çok iyi bir oyuncu sahiden, filmi izletiyor. Yeni ekip de iyi...

Hem Moskova sahneleri çok güzeldi, bayılıyorum bu şehre... Sonra Dubai...

Ama başım dönüyor izlerken böyle filmleri, yoruluyorum. Bu tür filmler bana çok mekanik ve soğuk geliyor. Ben, daha gerçekçi ve duygusal hikayeler istiyorum... Hayatın içinden, insana dair...



Görevimiz Tehlike 4'te başarılı ürün yerleştirme örnekleri...
İletişim ve pazarlama tarafından baktığımda ise filme bolca reklam giydirildiğini söyleyebilirim... Ülkemizde de çarpıcı örneklerini görmeye başladığımız ürün yerleştirme uygulaması, Görevimiz Tehlike - Hayalet Protokol filminde yoğun olarak kullanılmış.

Filme damgasını ise BMW markası vuruyor. Marka, BMW Vision EfficientDynamics modelini Tom Cruise'un eşliğinde tatlı tatlı tanıtıyor:)

Son model teknoloji ürünleri için iyi bir fırsat olan filmde, IPad ve USB sıkça karşımıza çıkıyor. Teknoloji meraklılarının gözünden kaçmayacaktır...



23 Aralık 2011 Cuma

Campaign Türkiye'nin referansları güçlü...

Reklam, medya ve pazarlama iletişimi sektörlerine büyük katkılar sağlayacağını düşündüğüm yepyeni bir dergi geliyor: Campaign Türkiye... Derginin tanıtım filminde ise sektörün önemli isimlerinden görüşler yer alıyor. Yani referanslar güçlü..:)

Türkiye'de 1 Ocak itibariyle piyasaya çıkacak olan Campaign dergisi, İngiltere'nin en büyük yayın grubu olan HAYMARKET tarafından İngiltere, Avrupa ve Amerika'da 1968 yılından beri yayınlanıyor.

Türkiye'de Lift Content Factory tarafından yayınlanacak Campaign Türkiye'nin kadrosunda güçlü isimler var. Derginin Genel Yayın Yönetmenliğini Tolga Tuna üstleniyor. Yazı İşleri Müdürü ise Marketing Türkiye'nin deneyimli ismi Burçin Tarhan.

Ülkemizde uzun zamandır başarıyla yayın yapmakta olan Marketing Türkiye, Mediacat, The Brand Age dergilerinin yanısıra www.medyaloji.net, Halkla İlişkiler Platformu'nun yayını olan www.halklailiskiler.com.tr ve yakın zamanda TÜHİD Başkanı Fügen Toksu'nun genel yayın yönetmenliğinde yayına hayatına başlayan www.halklailiskiler.com siteleri var.

İnanıyorum ki Campaign Türkiye, hem yayıncılık kanadında bir canlılık ve değişim sağlayacak hem de sektöre önemli katkılar sağlayacak. Campaign Türkiye, 2012'nin benim için güzel müjdelerinden bir diğeri (ilkini zaten biliyorsunuz, The Hobbit). Derginin ilk sayısını heyecanla bekliyorum:)


22 Aralık 2011 Perşembe

Küçük bir çocuğun aklıma düşürdükleri…

Bu sabah işe gelirken hemen önümde, annesinin ellerini tutmuş 7-8 yaşlarında bir erkek çocuğu, kaptırmış kendini yüksek sesle bir şarkı söylüyordu: “Sigortalatmak başka ergolatmak başka, Ergo”. Bir yandan şarkı söylüyor diğer yandan da meraklı gözlerle çevresini izliyordu.

Sabahın erken saatlerinde, yüzüme bir tebessüm yerleştiren o küçük çocuk, aklıma ise reklam müziklerinin etki gücünü düşürdü. Sahiden, reklam müzikleri ne kadar önemli, değil mi? Hatta öyle ki, çok eskilerde izlediğimiz bir reklam, birden müziğiyle zihnimizde capcanlı belirir. Örneğin, “Adım Balerina Cif, temizlik beziniziiiimmm” ne komikti ama eğlenceliydi de ve kesinlikle akılda kalıcı… Sonra, şunları hatırladınız mı mesela?
  • Billur Tuz, Billur Tuuzz, Billur Tuuuzzzz…
  • Müjde müjde size Parizyen’den müjde size, zarif sağlam esnek çorap güzel çorap müjdeeeee...
  • Akşama babacığım, unutma Ülker getiiirr...
  • Mintax’la canım Mintax’la, Mintax’la canım Mintax’la...
  • Goodyear, yuvama ulaştıııırr...
  •  Vernelleyin yumuşacık olsun Vernelleyin mis gibi koksuuunnn...

Daha yakın zamanların ise bence en başarılı reklam jingleları;
  • Çıkarım senle her yola, Toyota...
  • Koçtaş’a gidiyorum, evimi çok seviyorum
  • Turkcell’le bağlan hayata, hayata Turkcell’le bağlan, bağlan Turkcell’le hayata...
  • 118 80, 80, 80... (hepimiz sinir olduk reklama ama müzik zihnimize kazındı) 
  • Hayatın draması varsa Rondo’nun kreması var (Arabesk esprisi de iyiydi bence)
  • O oo Beko, oo oooo Beko..
  • Turkcell’linin gücü, Turkcell’in çekim gücü

Reklam müziği iyiyse ve marka adı da şarkı sözünün içinde geçiyorsa, reklama harcanan para hakkını fazlasıyla veriyor. Beynimizin içinde yıllarca dönüp duruyor o sihirli cümleler..:)


21 Aralık 2011 Çarşamba

Hey! Bir müjdem var:)

2010 son günlerini sayarken, yeni yılın ilk müjdesini aldım ben...

Yüzüklerin Efendisi'nin öncesini konu alan ve yine Peter Jackson'ın yönettiği The Hobbit filminin ilk fragmanı bugün yayınlandı. İyi bir film izlemeyi özlemiştim doğrusu, haber çok heyecanlandırdı beni..:)

Filmin konusu ise şöyle; Bilbo Baggins sakin hayatını rutin bir şekilde sürdürürken kapısı çalınır ve içeriye Gandalf girer. Bilbo Baggins ve beraberinde 13 cüce, Ejderha Smaug’un zamanında cücelerden çaldığı hazineyi kurtarmak üzere uzun bir macera için ilk adımlarını atacaklardır.

Eh, bakalım yeni filmde neler olacak? Sabretmek, bazen ne kadar da zor, öyle değil mi?...

 

20 Aralık 2011 Salı

İzini kaybetmeden yaşamak...

Zaman, nasıl da hızla akıp gidiyor... Her şey öyle hızlı ki, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, zamanın temposunu yakalamak mümkün değil.

Siz de sıkça bir şeylere çok geç kalmış gibi hissediyor musunuz? Zaman önde siz arkada, nefes nefese koşturup duruyor musunuz?...

Öyle hızla tüketiyoruz ki her şeyi, yaşamak amaç değil de araç sanki... İzliyorum dünyayı, sonra daha yakınlarımı, derken kendimi...

Nedir bu koşuşturmanın nedeni, neresi varacağımız yer, ne zaman yaşayacağız erteleyip veya şartlara bağlayıp durduğumuz hayatı? Sürekli stres altında, sürekli gergin, sürekli kaygılı...

Dostlarımızla konuşurken bile, ne kadar dar değil mi zaman? Anlatacaklarımızın telaşından, duymuyoruz bazen anlatmakta olduklarını... Zihinlerimiz öyle kalabalık ki...

Dahası, boş boş otururken bile yorgun, yoğun ve dağınık hissediyoruz. Odaklanmak, günden güne daha da büyük bir yeteneğe dönüşüyor. Sanki tüm düzen dikkati dağıtmak, insana kendini unutturmak üzerine kurulu. Öyle çok ki gürültü ve bilgi bombardımanı öyle fazla ki, yorumlayabilecek eşiği kaçırıyoruz. Bilgiler hızlıca akıp gidiyor.

Bu nedenle belki de, artık çok daha az etkileniyoruz en büyük olaylardan bile... Gündemimiz hızla değişiyor... Hafızamız gittikçe daha çok zayıflıyor...

Zamanın yarattığı bu büyük stresten kurtulmak için zihnimiz de çareler arıyor tabi. Süzme ve eleme yeteneğimiz artıyor. İhtiyacımız olmadığını düşündüğümüz bilgilerden kaçmanın yollarını arıyoruz. İlgi alanlarımıza göre özelleştirmeler yapıp, sadece ihtiyaç duyduğumuz verilere ulaşabileceğimiz platformlara sığınıyoruz.

Ama görünen o ki, sınırlar genişledikçe ve gürültü arttıkça, kendi izimizi kaybetmemek için çok daha fazla efor harcamak ve uyanık kalmak zorundayız...

Çünkü her şeyden çok, kendimize ihtiyacımız var...
Çünkü kendimize uzak düştükçe, içimizdeki boşluk büyüyor...
Çünkü içimizdeki boşluk büyüdükçe, daha da yalnızlaşıyoruz...
Çünkü hiç birimiz, yalnızlığı sevmiyoruz...

İşte bu yüzden, zamanın yönettiği değil, zamanı yöneten olmanın yollarını bulmalıyız...



8 Aralık 2011 Perşembe

Ufo'nun yeni reklamı gerilim yaratıyor...

Ufo'nun yeni reklamını izlediniz mi? Ufo Carbon Black isimli yeni bir ürünün reklamı bu. İsmini hatırlayamadım ama ekranların bilinen yüzlerinden biri olan oyuncu, ürünün özelliklerini uzun uzun anlatıyor. Reklam sıkça yayınlanıyor, muhakkak karşılaşırsınız.

Özelliği olan bir reklam değil aslında. Yeni ürünün ne kadar dayanıklı olduğunu vurgulamak istemişler. Ama bu vurgu, oyuncunun bakışlarına öyle bir yerleşmiş ki, her izlediğimde geriliyorum. Sanki birazdan bir ölüm emri imzalayacak, bir tuhaf bakışlar, aşırı vurgu nedeniyle yerinden sıçratan bir ses... Ben izlerken o ısıtıcı reklamını, üşüyorum resmen, yabancılaşıyorum...

Oysa eskiden esprili, sıcak, hoş reklamları olurdu Ufo markasının... Bu yeni bir strateji mi, nedir bilemedim ama doğrusu ben hiç sevmedim.

Bir de son zamanlarda iki GSM operatörünün reklam filmleri dikkatimi çekiyor.

Bunlardan biri Vodafone. Vodafone'un "nerelerde çekmediğini" dalga geçerek anlattığı reklam çok itici olmuş. Üstelik, artık hepimiz nerelerde çekmediğini de öğrenmiş olduk... İlginç bir yaklaşım olmuş...

Diğeri de Avea... Avea'nın Fasülye karakteriyle yakaladığı reklam fikri çok iyi. Erdem Yener çok başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Tadında, güldüren, düşündüren reklamlar... Bu seri içerisinde bir tek şu, 2 saatte bir yeni bir baz istasyonu kurulduğunu anlatan reklamı sevmedim. Bence esprinin dozu kaçmıştı.

Neyse, reklam arası sona erdi... Diyeceklerim bu kadarcık:)

7 Aralık 2011 Çarşamba

Hayata dair yanıtsız sorular…

Dünyanın bütün kelimelerini tüketsem de kendimi ifade edemeyeceğimi bilmenin çaresizliğidir gözlerimde parıldayan hüznün nedeni… Ne yapsam, ne etsem, ne desem; boş…

Hayat, nazlı bir sevgili gibi öylece akıp giderken önümden, durup gözlerinin içine mi bakmalı yoksa eğip başımı, usulca yanımdan geçmesine izin mi vermeli?

Akıntıya karşı yüzmenin adı cesaret midir yoksa korkaklık mı? Savaşmak mı daha zordur, kabullenmek mi?

Özgürlük nedir sahi? Hiçbir yere, hiç kimseye, hiçbir fikre ait olmamak mı yoksa her yere, herkese, her fikre koşulsuzca teslim olmak mı? 

Hayata karışmak mıdır aslolan yoksa ayrışmak mı?

Aklımda uçuşup duruyor daha yüzlerce soru…
Yok bir doğru yanıtı, biliyorum…
Biliyor da, susturamıyorum…

6 Aralık 2011 Salı

Biraz durabilir misin?

Zaman, üstümüze üstümüze yürüyor sanki. Biz çoktan gerisine düştük de, o arkadan itekliyor bizi. Her şey ne kadar da hızlandı. Ne dost sohbetleri, ne aileye ayrılan zaman, ne yemeğin tadı, ne nefes almanın hazzı, hiçbiri yavaşlatamıyor bizi. Çoktan geç kalınmış randevularda, teslimi gecikmiş işlerde, asıl söyleneceklere sıra gelmeden zamanın son verdiği sohbetlerde kalıyor hep aklımız, kalbimiz... Hep eksik kaldığı için belki de, ne aç oluyoruz ne de tok... Öylece, arafta akıp gidiyor hayat...

En çok da kendimize uzak düşüyoruz. Biliyoruz bir şeylerin ters gittiğini, hissediyoruz da, durup anlamaya vaktimiz olmuyor hiç... Kendi sesimiz gittikçe uzaklaşıyor bizden.

Trevanian'ın Şibumi adlı kitabında "şibumi" kavramıyla tanıştığımda, içten içe bildiğim ama üzerinde hiç düşünmediğim bu konuya takıldı işte aklım.

Sahiden de, dinlenebiliyor muyuz? Arada bir, zihnimiz gidip uçsuz bucaksız bir çimenlikte, her şeyden ayrı ve her şeye ait olabiliyor; kurtulup tüm kaygılardan, korkulardan, hayatın özünü kucaklayabiliyor, buluşup kendimizle yeniden doğabiliyor muyuz?

Gerçekten istediğimiz hayatı mı yaşıyoruz yoksa alıştığımızı mı? Tadına vararak mı yaşıyoruz hayatı, stres altında ezilerek mi?

Aşağıya, çok keyif alarak okuduğum Şibumi'den bir kesit aldım... Ama önerim, bu kitabı okuyun... Kişinin, kendisine ne kadar uzak düştüğünü düşünmesi ve belki de özüne biraz daha yaklaşması için iyi bir fırsat...


... Oyunun ortalarında bir yerde Nichoali kısa bir süre derin bir sükunet içinde dinlenebiliyor, sonra oyununa taptaze bir zihinle dönebiliyordu.
...

Birçok mistikler gibi Nicholai de bu yeteneğinin farkında değildi. Başlangıçta başka insanların da aynı deneyimlerden geçmediğine bir türlü inanamadı. Mistik dönemleri olmayan bir hayatı aklı almıyordu, bunu yapamayan insanlara gerçi acımıyordu ama onları bambaşka bir düzenin yaratıkları olarak görüyordu.


Nicholai'nin mistisizmi, bir gün öğleden sonra Otake-san'la Go oynarken ortaya çıktı. Oyunları çok klasikti o gün. Go kitaplarında tarif edilen oyun modellerinden ancak bir kaç ince nüansla ayrılabiliyordu. Üçüncü saatin içinde bir ara Nicholai, kendisine dinlenme ve tüm varlıklarla bir olma kapısının açık olduğunu hissetti. Ve hemen kendisini rahat bırakarak bu şanstan yararlandı. Bir süre sonra bu duygu eriyip gitti, Nicholai hareketsiz ve tümüyle dinlenmiş durumda oturmaktaydı. Öğretmeninin pek belirgin bir hamleyi yapmakta neden bu kadar geciktiğini merak ediyordu. Gözlerini kaldırdığı zaman Otake-san'ın bakışlarını Go tahtasında değil, kendi üzerinde bularak şaşaladı.


"Ne oldu hocam? Bir hata mı yaptım?"


Otake-san Nicholai'nin yüzünü dikkatle inceledi. "Hayır Nikko. Son iki hamlede gerçi fazla bir deha eseri göstermedin ama hata da yapmadın. Fakat.. sen hayale dalmışken nasıl oynayabiliyorsun?"

"Hayale dalmak mı? Ben hayal kurmuyordum, hocam."

"Kurmuyor muydun? Bakışların bulanıktı, yüz ifaden boştu. Hatta hamlelerini yaparken oyun tahtasına bakmıyordun bile. Gözün bahçeye bakarken parmakların taşları oynattı durdu."

Nicholai gülümseyerek başını salladı. Anlamıştı. "Haa, evet" dedi, "Dinlendiyordum, şimdi geri döndüm. Tabii o arada tahtaya bakmama gerek yoktu."

"Lütfen bana anlat Nikko. Neden tahtaya bakmana gerek yoktu."


"Ben... şey... ben dinleniyordum." Nicholai, Otake-san'ın kendi söylediklerini hiç anlamadığını farkedince aklı karışmaya başlamıştı. Çünkü o güne kadar mistik deneyimlerin herkesin başına geldiğine inanıyordu.


Otake-san arkasına yaslandı, ağzına bir nane şekeri daha attı. Bunları yıllardan beri emerdi. Fazla konsantrasyondan doğan mide ağrılarını bastırmak için, "Şimdi söyle bana" dedi. "Dinlenme dediğin zaman ne demek istiyorsun?"


"Herhalde 'dinlenme' kelimesi doğru seçilmiş bir kelime değil, hocam. Asıl kelimenin ne olduğunu bilmiyorum. Kimsenin de buna bir isim taktığını duymadım. Ama hangi duygudan bahsettiğimi biliyorsunuzdur. Yerinizden kıpırdamaksızın uzaklara gitmek. Yani... uçup başka şeylerin içine girmek ve... ve herşeyi anlamak." Nicholai utanmıştı. Geçirdiği deneyim, kelimelerle anlatılamayacak kadar basit bir şeydi. Sanki öğretmeni kendisine soluk alıp vermeyi ya da çiçeklerin kokusunu sormuş gibi. Nichoali aslında Otake-san'ın bu duyguyu pek iyi bildiğinden emindi. Kendi dinlenme dönemlerini hatırlaması yeterdi. O halde neden soruyordu bu kadar soruyu?


Otake-san uzanıp Nicholai'nin kolunu tuttu. "Biliyorum, Nikko" dedi. "Anlatmanın senin için güç olduğunu biliyorum. Ve neler hissettiğini de birazcık anlayabiliyorum. Kendi başımdan geçtiği için değil ama bu konuda bir şeyler okuduğum için. Bu konu her zaman ilgimi çekmiştir. Adına mistisizm derler."

...

Otake-san onun koluna dokundu. "hayır, hayır, utanma ve korkma" dedi. "bak Nikko, bu sana olan şey... bu dinlenme dediğin şey... pek sık rastlanan bir şey değildir. Çok genç yaşlarda, kısmen buna benzer bir deney geçirenler hariç, pek az insanın başına gelir bu. Bilge insanlar bunu elde edebilmek için disipline ve meditasyona yönelirler. Aptallar ise aynı noktaya ilaçlar alarak varmaya çalışırlar. Çağlar boyunca çeşitli kültürlerde pek az şanslı kişi bu sükunete ve doğayla birleşme düzeyine çabalamadan ulaşabilmiştir. Bu kelimeleri kullanışımın nedeni, okuduğum kitaplarda bunların kullanılmış olmasından. Yani bazılarına bu çok kolaylıkla ve doğal olarak geliyor. Böyle kimselere mistik derler. Öyle denmesi çok yazık. Çünkü bu kelime sanki dinle veya sihirle ilgiliymiş gibi bir izlenim yaratıyor. Aslında bu deneyimi anlatan kelimelerin tümü biraz tiyatromsu. Senin dinlenme dediğin şeye başkaları 'Ekstaz' diyor."


1 Aralık 2011 Perşembe

Ürün yerleştirme uygulamalarında başarı artıyor...

Mesaj kirliliğinin çok arttığı dolayısıyla markaların tüketicilerine ulaşmakta artık daha da zorlandıkları günümüzde "ürün yerleştirme" uygulaması, reklamverene ilaç gibi geldi. Ülkemizde 1 Nisan itibariyle yürürlüğe giren Ürün Yerleştirme, marka ve ürünlerin tüketici ile iletişimini sağlamak ve bilinirliğini artırmak amacıyla televizyon yapımlarının senaryosuna yerleştirilmesi veya konumlandırılması işidir. Ürün yerleştirmeyi Gizli Reklam olarak da adlandırabiliriz.

Ürün yerleştirme, güçlü ve etkili bir pazarlama iletişimi tekniği ve markaların bu denli heyecan duyuyor olması çok doğal. Ancak Türkiye'deki ilk uygulamalar gerçekten kötü örneklerdi. Ürün ya senaryonun içine doğru bir şekilde yerleştirilmedi ya da kabak gibi ortaya konup sevimsiz hale getirildi. Hatırlarsınız belki, uygulamayı en çok Coca Cola kullanmıştı. Pek çok dizide, masalara Coca Cola kutuları yerleştirilmişti. 

Garanti Bankası bir ara hoş bir ürün yerleştirme uygulaması yapmıştı, sanırım Kanal D'deki Geniş Aile dizisindeydi. Dizinin sevilen karakterlerinden biri Garanti Bankası'nın şubesine gidip kredi alıyordu. Ürün, senaryonun içine yerleştirilmişti ve bence etkili bir sonuç yakalanmıştı. 

Yakın zamanda Kanal D'nin dizilerinde sıkça Star TV'de yayınlanan dizilerin reklamı yapıldı. Neredeyse sokakta yapılan tüm çekimlerde, bir panoda veya bazen bir binada Star'ın dizilerinden birini gördük. Şimdilerde o panoları Turkcell'in Canım'lı, Aşkım'lı "Hayat paylaşınca güzel" mesajları süslüyor. Outdoor reklamlarının diziye taşınmış hali, ben sevmedim...

Bu akşam ise Fatmagül'ün Suçu Ne dizisinde, Çağan Irmak'ın yeni sinema filmi "Dedemin İnsanları"nın gizli reklamını izledik. Film, dizinin kurgusuna güzel yerleştirilmişti. Sırıtmadı, ayrık durmadı, rahatsız etmedi. Aksine, merak uyandırdı. Eminim, bu uygulama filmin gişesinde önemli bir etki sağlayacak.

Bu arada ben Dedemin İnsanları'nı hala izleyemediğim için biraz buruğum, şimdilik izleyenleri izliyorum:)








Sonun lezzetli başlangıcı...

Yılın son ayının ilk günü... İnanılmaz değil mi? Zaman, su gibi hızlıca kayıp gidiyor avuçlarımızın arasından...

Aralık, biraz hüzünlü bir ay bence...
Vedalaşmayı hiç sevmeyen bana, ağır ve zor gelir...
Bilirim; vazgeçmek, elini bırakmak, peşinden ayrılmak zorunda olduğum alışkanlıklarım vardır...
Koşuşturmalı... Stresli... Hatta biraz endişeli... Çokça düşünceli...

Aralık, azcık yorgun ama coşkulu bir çalışma şevkiyle gelir kapıma.
Muhasebeci gibi, döküp tüm hesapları önüme, zararı-ziyanı hesaplar, kazançları toplar, borçları ödemeye çalışırım kendimce...
Yeni yıla, beyaz (hatta pembe) ve tertemiz bir defterle başlamaya niyetlenmek...
Yılın 11 ayında yapamadıklarımı, bu aya sığdırma çabası...

Coşkuludur, heyecanlıdır, sürprizlerle doludur Aralık...
Hüzünlüdür evet ama gözlerinde hep tatlı ve hınzır bir tebessüm saklıdır...
Yeni başlangıçlar kararı almak için en iyi gün Pazar, en uygun ay da Aralık olsa gerek:)
Koca bir yıl, bir film şeridi gibi geçip gider gözlerimin önünden...
Pişmanlıklarımı, hatalarımı, kaybettiklerimi kabul etme ve barışma...
Kazandıklarımı, sahip olduklarımı, koruduklarımı hatırlama ve övünme...
Umutlarım, hayallerim, beklentilerimle yaşam coşkumu tazeleme zamanıdır...

Son ayın ilk gününe, tam da hakkettiği gibi bir saygı duruşuyla başladım:) Keyifli bir ay olacak; seziyorum...

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...