25 Ağustos 2012 Cumartesi

Savaşın Çiçekleri... Acıtan hikayeler...

Hep merak eder ama bir türlü anlam veremem, savaş nedir, neden olur, neyi çözer... Savaş, nasıl bu denli suskun hale getirebilir yürekleri, vicdanları? İnsanı en çok iyileştiren şey, bir başkasına yaptığı iyilik iken, nasıl olur da bu denli vahşi ve acımasız hale gelir insan? Yoksa kötülük de, bir kırılma noktasından sonra umursanmayan ve önlenemeyen bir güdüye mi dönüşür?

Tarih acımasız öyle çok savaş ve öyle büyük katliamlar ile dolu ki, sanırsınız ki daha fazlası artık mümkün değildir. Sonra döner ve günümüze bakarsınız. Sömürülen ülkelere, yok edilen umutlara, dünden bir farkı olmayan savaşlara...

Nedense, tarihten ders almak yerine, "tarih tekerrürden ibarettir" kalıbına sığınmak daha kolay veya daha cazip geliyor insanlara... Siyaset arenalarında, medyada ve hatta sokaktaki insanda savaş naraları yükseliyor. Sanki bir oyun gibi. Sanki ne bizim ne de sevdiklerimizin ölmeyeceği, heyecanlı bir oyun oynanacak... Oysa ölüm var... Gerçek, buz gibi soğuk, hançer gibi keskin...

İşte, dün vizyona giren "Savaşın Çiçekleri" (The Flowers of War) adlı filmi izlerken, bir kez daha savaşın yıkıcı, vahşi ve şeytani yüzü ile karşılaştım. Başrolünde, Batman filmindeki rolüyle zihinlerimize kazınan Christian Bale var. Yönetmenliğini Zhang Yimou üstlenmiş.

Film, 1937'de yaşanan gerçek bir olaydan esinleniyor. Çin ve Japonya arasında 1800'lü yılların sonundan başlayarak, uzun süre devam eden savaşlar olmuş. Kore ve Mançurya'nın işgalinin ardından, 1 Aralık 1937'de, filme de mekan olan başkent Nanking'e gelmiş sıra.

"Savaşın Çiçekleri", o dönemde, Nanking'in savaş kargaşasıyla başlıyor. Çok sert görüntüler var filmde, üst üste yığılmış cesetler, kaçan insanlar, vurulanlar, tecavüz edilip öldürülmüş çıplak kadınlar... Ölümün nefesini hissettim izlerken o trajediyi, umudun ne denli az olduğunu, sanki cesetlerin kokusu geldi burnuma, nefes almak zorlaştı. Herhangi bir savaş filmiyle karşılaştırdığımda, görüntülerin acımasızlığına ve sertliğine rağmen çok estetik olduğunu söylemeliyim...

Filmin konusu ise öz olarak şöyle; Bir cenaze levazımatçısı olan John Miller (Christian Bale), bir katedralde öğrenci olan 13-14 yaşlarındaki genç kızlar ve savaştan kaçarak oraya yerleşen şehrin en güzel hayat kadınları yaşam savaşı seviyor.

Bu esnada, ahlak, din ve açgözlülük kavramları yoğun ve güçlü bir dil ile anlatılıyor. Öğrenciler ile hayat kadınları arasındaki çatışmalar, paragöz cenaze levazımatçısı John Miller ile küçük koruyucu George (Huang Tianyuan) arasındaki para-iman çekişmesi...

Filmde çok güçlü ve çok dokunaklı sahneler var. Mesela Binbaşı Li'nin müthiş performansı, başlangıçta bir soytarı gibi görünen John Miller'ın rahip giysisini giymesiyle geçirdiği değişim, umursamaz görünümleriyle zihinlere çakılan hayat kadınlarının büyük fedakarlığı, umutlarını kaybeden öğrencilerin asil davranışı, hele de George'un çabası, azmi ve kendisine verilen koruyuculuk görevini yerine getirme noktasında sergilediği o müthiş sorumluluk...

Bir de, hayat kadınlarının lideri güzeller güzeli Mo'nun (Ni Ni) John'a söylediği "Bazen duymak istediğimiz son  şey gerçekler olur" sözü, nasıl da doğru, öyle değil mi?


İşin en acıtıcı yanı ise bu olayların, "Nanking tecavüzleri" olarak anılan, gerçekten de yaşanmış olaylar olması. Tarihçiler, 20 binin üzerinde tecavüz vakasından bahsediyor. İnsanların ne kadar barbar olabildiğini, keşke hiç görmesek...

Bir filmden bu denli çok bahsetmemeli aslında, izleyecek olanları etkilememek adına. Ama ben öyle çok etkilendim ki, ancak bu kadar susabiliyorum işte. Neyse... Derim ki; mutlaka izleyin! Birçok yönüyle görülmeye değer bir film...

2 yorum:

  1. peki Nanking'deki kadınlara ne oldu acaba, o gittikleri oartiden sonra kurtulabilmişler mi :(

    YanıtlaSil
  2. Hikayede bu sorunun yanıtını net olarak vermiyor ama gerçeğin ortaya çıkacağı ve öldürülecekleri izlenimi/duygusu yoğun olarak yaşatılıyor.

    YanıtlaSil

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...