19 Şubat 2012 Pazar

Bahara özenen tatlı bir gün...

Bugün, ne güzel bir gündü, fark ettiniz değil mi? Güneş pırıl pırıl, gün apaydın... Biz de, taktık mutluluğu kolumuza, tuttuk Büyükada'nın yolunu...

Vapur yolculuğunu özlemişim; tatlı tatlı sohbetler ederek, çeşit çeşit insanları izleyerek, bazen denize dalıp uzaklara giderek bazen martılara fısıldayarak vardık adaya... Şehrin gürültüsünden, kirli havasından, stresinden uzak, ne güzel bir gün oldu... Hava dostluk etti bize, güneş ellerini çekmedi hiç üzerimizden. Nasıl desem, sanki bahardan bir gün hediye edildi bize; ne güzel oldu...

Biz de, hor kullanmadık hani yani hediyemizi:) Minnetle kabul ettik, coşkuyla yanıt verdik... Fayton keyfine, bolca yürüyüş, doğayla kucaklaşma ve güzel bir yemek ekledik... Size de güzel fotoğraflar getirdim..:)










15 Şubat 2012 Çarşamba

Ejderha Dövmeli Kız

Bugün bir fırsat yaratıp "Ejderha Dövmeli Kız" filmini izlemek üzere Kanyon'a attık kendimizi. Çok da güzel  bir seçim yapmışız. Filme bayıldık:) Kitabını okumamış kişiler olarak, arada bir konuya Fransız kaldıysak da, genel olarak çok başarılı olduğunu söyleyebilirim.

Filmde özellikle bir replik var ki, üzerinde uzun uzun düşünmeye değer; (Tam olarak bu değildi replik biliyorum ama öz olarak böyle bişey) "İnsanlar neden iç güdülerine güvenmezler? Birini gücendirmektense, acı çekme ihtimalini göze alabiliyorlar.". Çok çarpıcı, değil mi?

Daniel Craig ve Rooney Mara'nın başrollerini paylaştığı film, bence son zamanların en iyi filmlerinden biri olmuş.

Bu arada, filmde Coca Cola ve Apple'ın bolca ürün yerleştrme uygulaması var ama senaryoya çok iyi giydirilmiş, hiç rahatsızlık vermedi. 

13 Şubat 2012 Pazartesi

Drive için "aksiyon" mu demiştiniz?

Hadi bırakalım kendimizi sinemanın büyülü dünyasına deyip, tuttuk bugün sinemanın yolunu. Aksiyon filmi izleme isteği ve heyecanıyla kurulduk koltuklarımıza. Drive (Sürücü) isimli bir film. Hiç yorum okumadım, bir izlenim edinmedim filmi seçmeden önce, evet kabul ediyorum, bu önemli bir hata:)

Filmin ilk yarısını uyuklayarak izledik. Birbirlerinin yüzüne uzun uzun bakan insanlar (arkadaşımın tanımıyla "ineksi bakışlar"), ağır çekimdeymiş gibi mırıl mırıl konuşmalar, ifadesiz yüzler, bir türlü ilerleyemeyen bir hikaye... İkinci yarısında ise bolca kan, cinayet... Bitsin diye saatime bakıp durdum, saate bakınca daha çabuk bitecekmiş gibi çocukça bir saflıkla:) Film henüz sinemalarda iken böyle yorumlar yapıp, kimseyi etkilememem daha doğru olur belki ama tutamadım işte kendimi...

Baykuş Gözüyle beraber beyazın kollarında keyifli bir gün...
Bugünlerde, işlerin yoğunluğu nedeniyle bloga yazmaya ne yazık ki pek fırsat bulamıyorum. Ama neyse ki hayat tatlı izler bırakmaya devam ediyor:)

Bu hafta, sevgili Natali ile keyifli bir kaçamak yaptık. Onun tatlı çağrısına, koşarak gittim:) Maçka'da karlara basarak yürümek, ayaklarımızın altında eriyen kardan çıkan o benzersiz ses, kar topu kapışması... Kayıtlarımıza, hoş ve bol gülücüklü anılar olarak geçti... Hayatın tadına vararak yaşamaya, sahiden paha biçilemez...

"Aklı Havada" ile tarihin sayfalarında hoş bir gezinti...
Geçtiğimiz hafta, Bakırköy Yunus Emre Kültür Merkezi'ne "Aklı Havada" isimli tiyatro oyununu izlemeye gittik. Çok da beğendik. Hezarfen Ahmet Çelebi'nin uçma sevdası anlatılıyor. Bilindik bir konu gerçi ama çok güzel işlemişler. Arada günümüze göndermeler de yaparak, mevzuyu çok ezmeden ama özünü yakalayarak anlatıyorlar. Müzikler çok iyi. Oyuncular da öyle. Özellikle Hezarfen Ahmet Çelebi'yi oynayan Alican Yücesoy müthiş bir oyun çıkardı... Yolunuz Bakırköy tarafına düşerse, bu oyunu muhakkak izleyin derim...


Yeni kitaplarım var, bir de okumaya vaktim olsun...
D&R'a girip de boş çıktığım olmamıştır hiç. Evde okunmayı bekleyen pekçok kitap birikmişken, yeni iki kitapla çıktım yine mağazadan:)

Bir tanesi, Ece Temelkuran'ın son kitabı, "Kayda Geçsin"... Kitabın arka kapağında şöyle diyor yazar; “Umut pek güven duyduğum bir sözcük değil, ben inadı tercih ederim. Umudum yok olsa bile inadım var. İnsanın, yine de, her şeye rağmen iyi olabileceğine, bu ülkenin içinde, dövüldükçe içinin çok derinine kaçmış bir iyilik tohumu olduğuna dair bir inatçı imanım var. Benim de, benim gibilerin de bu ülkeye dahil olduğunu söylemek, sonra yeniden söylemek için sağlam tutmaya çalıştığım bir inadım var. Biz varız. Yani biz de varız...”... Çok çarpıcı değil mi? Bence kitabın kendisi de öyle... En kısa zamanda okuyabilmeyi umuyorum.

İkincisi de, beş yazarın kendi sıraları geldiğinde, daha önce yazılmış olanları okuyarak yazdıkları "Beşpeşe" isimli roman... Romanda Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker ve Pınar Kür'ün imzası var... Bakalım ortaya nasıl bir lezzet çıkmış...

Herkese, mutlu bir hafta dilerim...)



11 Şubat 2012 Cumartesi

"Harem" mimi..:)

Sevgili üç ünsüz içinde iki ünlü, mimlemiş beni, çok teşekkür ederim kendisine. Konu da çok iyi hani yani; kendi haremimizi kuruyormuşuz...

Benim haremim tek kişilik aslında:) Bir onu severim, en çok onu severim, hep onu severim.... O benim kıymetlim, o benim ışığım, o benim ermişim, o benim herşeyim...

Bir de, varlıklarıyla hayatıma renk katanlar var. İzlemekten, dinlemekten keyif aldıklarım. İyi ki varlar, dediklerim. İşte o yakışıklılar:)
  • Fikret Kuşkan: Her haliyle hoş bir adam. Çok karizmatik. Ses tonu müthiş... Bakışlarıyla anlatıyor sanki içinden geçen her şeyi... Haremimin baş köşesine, o kurulsun isterim:)
  • Mehmet Günsür: Ben onu tesadüfen bir yerli dizide izledim ilk. Dizi pek kayda değer değildi gerçi ama o aşk dolu erkeği izlemek var ya, sahiden müthişti... O gün bugündür, severim ben de kendisini... Gelsin, tatlı tatlı baksın, bolca gülümsesin; gülümsemek ona çok yakışıyor...
  • Mehmet Aslantuğ: Su gibi, duru, sakin, yumuşak, derin, hoş bir adam... Hele bir gülümseyişi var ki, gözlerinin içi parlıyor... Bir de ses tonu tabi; ne hoştur... O konuşsun, ben dinleyeyim... Şiir gibi akıp gider zaman..:)
  • Engin Altan Düzyatan: Özellikle romantik aşık rollerinde çok tatlı... Çok yakışıklı değil, aslında tipim de değil ama tuhaf bir büyüsü var yine de, seviyorum işte. O da olsun Harem'imde...
  • Murathan Mungan: Evet ya, o da olsun Harem'imde, bana şiirler okusun...
  • Uğur Polat: Sanki uzak diyarlardan gelmiş yorgun bir yolcu ama heybesi büyüleyici hikayeler ile dolu tatlı bir adam. Eksik olmasın...

4 Şubat 2012 Cumartesi

Geç Kalan Aşk Mektubu...

Aşk bu denli "pop" hale getirilmiş, bu denli hızlı tüketilen bir duyguya dönüştürülmüşken, ben inatla -artık nadir bulunan- güçlü ve zorlu aşk hikayelerine tutunuyorum. Aşka sahip çıkmalıyız çünkü...

Ama ben üç günde sönen yangınlardan değil, bir ömür yüreğimizi sıcak tutan sevdalardan bahsediyorum.

Hani emek harcanan, eli bırakılmayan, beslenen aşklardan...

Hani sırtını dönmeyen, egoların baskısıyla duvarlar ardına gizlenmeyen aşklardan...

Hani insanı olduğundan daha iyi bir insan haline dönüştüren aşklardan...

İşte bu nedenledir ki, ne zaman okusam bu mektupları yüreğim sızlar, bu yarım kalmışlık acıtır içimi, her seferinde ağlatır...



Geç Kalan Aşk Mektubu / Can Dündar

Hrant " Ey sevgilim " diye seslenmişti kendisine... O, " Ah sevgilim " diye cevap verdi. " Gözlerim yorulanda..." diye vasiyet etmişti Hrant... " Gözleri daha yorulmadan kanat açtırdılar göksel cennete..." dedi Rakel... " Bedelin pahalıydı " diye yazmıştı Hrant... " Bana da ağır oldu bedeli sevgilim " diye yanıtladı Rakel...
O korkunç saldırıdan önceki hafta, evde eski anıları deşmişler Rakel ile Hrant Dink... Tanıştıkları yetimhane yıllarına gitmişler. 

Eski fotoğrafları, mektupları ortaya dökmüşler; okumuş, gülüşmüşler. Okudukları arasında Hrant’ın 2001’de, Hürriyet’in 14 Şubat Sevgililer Günü eki için yazdığı aşk mektubu da varmış. Başlığı: “ Bedelin pahalıydı, ödedim. ” Mektubu bir kez daha okumuşlar. 

Sitem etmiş Hrant: “ Bak ben sana neler yazmışım. Sen bana hiç aşk mektubu yazmadın. ”

Rakel gülmüş: “ Niye mektup yazayım ki; hep yanındaydım senin; diyeceğimi sana söyledim. ”
Hrant bir hafta sonra ebediyen ayrıldı yanından Rakel’in... Rakel, acılar içinde kıvranırken, kalemi aldı eline, eşine hayattayken yazamadığı o mektubu yazdı.
Hrant “ Ey sevgilim ” diye seslenmişti kendisine... O, “ Ah sevgilim ” diye cevap verdi.

“ Gözlerim yorulanda...” diye vasiyet etmişti Hrant... “ Gözleri daha yorulmadan kanat açtırdılar göksel cennete...” diye yazdı Rakel... 

“ Bedelin pahalıyd ı” diye yazmıştı Hrant... Rakel, gözü yaşlı on binlerin önünde okuduğu bu gecikmiş aşk mektubunda yanıtladı onu: “ Ben de sana yazdım aşk mektubunu sevgilim. Bana da ağır oldu bedeli sevgilim.” 

Hrant Dink 'in Mektubu...

Ey Sevgilim

Ey sevgilim, ey birtanem, ey ‘ben’tanem! 

Aç gözlerimi hadi... 

Ve anımsa. 

Günlük ezberimizin bozulduğu, sıradan söylemlerimizin kekeleştiği ilk göz sevişmelerimizi anımsa. 

Sınırlanmış yaşantımızı ilk yırtışımızı... 

Dayatılanlara, sunulanlara yenik düşmüş bakışlarımızın ilk dirilişini, direnişini... 

Tarih yaratıyordu artık o gözler... Anımsa. 

Yüklüydük, gayrı insani yüklerin en ağırıyla... 

Aşk bu, kolay mı öyle kapıp da kaçmak? Kolay mı öyle tarih yaratıp da zamanın insafına terketmek? 

Sırtlayıp taşınması gerekirdi geleceğe... Beslenmesi gerekirdi. 

Azalmanın değil çoğalmanın hücresiydi sırtladığımız... Bütün hallerimizin çekirdeğiydi. 

Artık silahımız da oydu... Atom bombamız da. 

Nice acılı ve zalim çalkantıların arasından hep onun sayesinde sıyrılacaktık. 

Onu kaybetmemeliydik. O bizim tarihte ilk kurtarılacak ve hep kurtarılacak üretim aracımızdı. 

Zamanla hesaplaşmamızda, didişmemizde, cebelleşmemizde tek kalemizdi. “Büyük dünya”ya karşı verdiğimiz mücadelede “ Küçük dünyamız ” dı, savunma alanımızdı, sığınağımızdı. 

Ey sevgilim, ey aşkım! 

Sen var ya sen, hep uğruna mücadele ettiğim barıştın, huzurdun. 

Farklı olma hakkımın, eşit yaşama arzumun ve özgürlük sevdamın köküydün. 

Sen benim sonradan kazandığım sosyal bir hak değil, insan olma temelimdin. Ta kendimdin, halimdin. 

Sakındığımdın. Ödediğim bedellerin nimetiydin. 

Hep yaşadığım ama hiç erişemediğimdin. 

Sevgilim!

İnan ben seni onursuz hiçbir sevdayla aldatmadım. 

Bedelin pahalıydı, ödedim... Ödeyeceğim. 

Ve günün birinde sevgilim, gözlerim yorulanda... 

Çağır çocukları yanına. 

Aç gözlerimi son bir kez. 

Onlara bebeklerimi göster ve de ki: 

“ Sizin babanız beni işte bunlarla sevdi. ” 


...ve Rakel Dink'in Mektubu.

Ah Sevgilim!

Çutağıma eş olmak bana verildi. Bugün çok acılı ve onurlu olarak buradayım. Ben, çocuklarım, ailem ve sizler, çok acılıyız. Bu sessiz sevgi biraz olsun bize güç katıyor, kederli bir sevinç yaşatıyor. İncil’den Yuhanna 15:13’te “ Hiç kimsede, insanın dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktu r” der.

Sevgili dostlar, bugün bedenimin yarısını, sevgilimi, çocuklarımın babasını, ailemizin büyüğünü, sizin kardeşinizi uğurluyoruz. Sağdakine, soldakine, öndekine, arkadakine rahatsızlık, saygısızlık vermeden, sloganlar atmadan, pankartlar açmadan, sessiz bir saygı yürüyüşü gerçekleştiriyoruz. Bugün sessizlikle büyük bir ses yükselteceğiz. Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır. 

Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.

Kardeşlerim, onun doğruluğa olan sevgisi, şefaflığa olan sevgisi, dostuna olan sevgisi onu buraya getirdi. Korkuya meydan okuyan sevgisi onu büyüttü. Diyorlar ki “O büyük bir adamdı”. Size sorarım, o büyük mü doğdu? Hayır. O da bizim gibi doğdu. O gökten değildi, o da topraktandı. Bizim gibi çürüyen bir beden, fakat yaşayan ruhu, yaptığı iş, kullandığı üslup, gözlerindeki, yüreğindeki sevgi onu büyük yaptı.

İnsan kendiliğinden büyük olmaz. İnsanı yaptıkları büyük yapar. Evet, o büyük oldu. Çünkü büyük düşündü, büyük söyledi. Bugün buraya gelerek hepiniz büyük düşündünüz, sessizce büyük konuştunuz. Siz de büyüksünüz. Bugünle kalmayın, bu kadarla yetinmeyin.

O bugün Türkiye’de milat yaptı. Sizler de mührü oldunuz. Onunla manşetler, onunla konuşmalar, onunla yasaklar değişti. Onun için dokunulmazlar veya tabular yoktu. Kelamda dediği gibi yüreğinden taştı. Büyük bir bedel ödedi.

Bedellerin ödendiği gelecekler Hrantları severek, Hrantlara inanarak olur. Nefretle, hakaretle, kanı kandan üstün tutarak olmaz. Bu yükseliş karşısındakini kendin gibi görerek, kendin gibi sayarak olur.

Ah kardeşler, Hisus’un yardımıyla ev cennetinden ayırdılar. Göksel ve ebedi cennete kanat açtırdılar. Gözleri daha yorulmadan, bedeni daha yaşlanmadan, daha hasta olmadan, sevdiklerine doymadan kanat açtırdılar göksel cennete. Biz de geleceğiz sevgilim. Biz de geleceğiz o eşsiz cennete. Oraya yalnız ve yalnız sevgi girer. İnsanların ve meleklerin dillerinden üstün olan, peygamberlikten üstün olan, bütün sırları bilmekten üstün olan, dağları yerinden oynatacak imandan üstün olan, varını yoğunu sadaka vermekten üstün olan, bedenini yakılmaya teslim etmekten üstün olan, yalnız ve yalnız sevgi girecek o cennete.

Orada gerçek sevgi ile bir arada ebedice yaşayacağız. Kimseyi kıskanmayan sevgi, kimsenin malında gözü olmayan sevgi, kimseyi öldürmeyen, kimseyi aşağılamayan sevgi, kardeşini kendinden üstün tutan sevgi, kendi hakkından vazgeçen sevgi, kin tutmayan sevgi, bağışlayan sevgi, kardeşinin hakkını savunan sevgi, Mesih’te bulunan 

sevgi, bize dökülmüş olan sevgi.

Yaptıklarını, konuştuklarını kim unutabilir sevgilim? Hangi karanlık unutturabilir sevgilim? Olmuşları, olanları kim unutturabilir? Korku unutturabilir mi sevgilim? Yaşam mı? Zulüm mü? Dünyanın zevkü sefası mı sevgilim? Yoksa ölüm mü unutturacak sevgilim? Hayır, hiçbir karanlık unutturamaz. 

Ben de sana yazdım aşk mektubunu sevgilim. Bana da ağır oldu bedeli sevgilim. Bunları yazabilmeyi Hisus’a borçluyum sevgilim. Herkesin hakkını herkese geri verelim sevgilim.

Sevdiklerinden ayrıldın, çocuklarından, torunlarından ayrıldın, burada seni uğurlayanlardan ayrıldın. Kucağımdan ayrıldın. Ülkenden ayrılmadın sevgilim. 

1 Şubat 2012 Çarşamba

Beyazın parlaklığında soğuk-sıcak:)

Özlemle beklediğimiz kar, hakkını verdi doğrusu. Ne güzel oldu, değil mi? İstanbul'u  bembeyaz bir örtü altında izlemek, müthiş coşkulu bir duygu hali...

Hele de, bir yandan kar yağarken bir yandan da güneş varsa, değmeyin keyfime:)




Berlin Kaplanı'nı izledim...:)
Ata Demirer'in son filmini izledim ama daha iyisini beklediğimi itiraf etmeliyim. Genel olarak, keyifli vakit geçirmek için izlenebilecek bir film. Özellikle bir-kaç esprisi gerçekten iyiydi, bastım kahkahayı:)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...