30 Ağustos 2012 Perşembe

İnandıklarının peşinden sonuna kadar gidebilir misin?

Vizyonda iken izlemeyi çok istediğim ama bir türlü buna fırsat bulamadığım "Hayatının Seçimi" (The Ledge) filmini sonunda sinemada değil ama evimde izleme fırsatı bulabildim. Bir aşk filmi gibi görünse de, aslında daha çok köktendincilik ile ateistlik kavramlarını tartışmaya açan bir film. Ya da, zorbalık ile hoşgörüyü...

Filmin konusu şöyle;
Köktendinci bir Hristiyan ile bir ateist arasındaki felsefe savaşını anlatan film, zıt kutuplardaki iki adamı farklı yönleriyle ele alıyor. Ateist olan Gavin, komşusu olan köktendinci Joe'nun karısı Shana ile yakınlaşınca ve aralarında yoğun bir aşk başlayınca, durum hızla bir kaosa dönüşüyor.

Ve başlıyorsunuz siz de sorgulamaya; köktendincilik, ateistlik, ayrımcılık, hoşgörü, tahammülsüzlük, özgürlük, zorbalık, sevgi, şiddet... Nerede başlar ve nerede sona erer "iyi"lik...

Aşağıya filmin afişlerini de koydum, belki izleme kararını vermenize yardımcı olur diye:)



27 Ağustos 2012 Pazartesi

Şemspare ve Aşka Veda... Hayal kırıklığı ve coşku...

Elif Şafak, çok sevdiğim yazarlardan biridir. AŞK başta olmak üzere Araf, Mahrem gibi çok sevdiğim romanları var. Son kitabını da aynı iştahla aldım ama ne yazık ki hayal kırıklığı ile bitirdim kitabı.

Evet, bugün hala en çok satan kitaplar listesinde yer alan kitabından yani ŞEMSPARE'den bahsediyorum. Çeşitli konularla ilgili yazılarından oluşan bir derleme kitap. 

Sanırım dönüp dolaşıp, yazarlık ve yazma sürecindeki sıkıntılarını kaleme aldığı için olsa gerek, kitabı bitirdiğimde aklımda kalanlar şöyle;
  • Yazarlık çok zor bir meslek. Ama çok çok zor, gerçekten bak...
  • Yazarlar, kendilerini yazmaya adadıklarında hayatlarına ait pek çok detayı da kaçırırlar, hep bir şeylere geç kalırlar... Hani yani neredeyse yaşamdan keyif alamaz hale gelirler.
Bir Elif Şafak kitabı okurken sıkılacağım hiç aklıma gelmezdi. Son tahlilde, sanırım beni en çok rahatsız eden şey, yazarın yazma tutkusunu, burdan aldığı hazzı ve coşkuyu hissedememiş olmam. Yani tabi ki sıkıntılıdır yazarlık ve bu yönünü paylaşmasında bir sorun yok ama aynı zamanda bir tutkudur yazmak bence. Bunu görmek isterdim, bu denli severek okuduğum bir yazarın satır aralarında...

Aşka Veda, başucu kitabı...
Can Dündar'ın son kitabı "Aşka Veda", aşk ve ilişkiler üzerine çok iyi yazılardan oluşuyor. Aşka Veda, Can Dündar'ın aşk ve ilişkiler üzerine yazdığı yazıların toparlanması ile oluşmuş yani yeni bir yazı yok.

Kitabın oluşturulma biçimi ŞEMSPARE ile aynı. Ama temel bir fark var. Aşka Veda, bir konuya odaklanmış ve sadece o konuyla ilgili yazıları içeriyor. Elif Şafak'ın Şemspare'si ise her konuya değiniyor yani bence dağınık (biraz da bu nedenle sevmedim)...

Can Dündar'ın Aşka Veda'sında  her bir yazı, çok iyi bir irdeleme ile yazılmış. Durup düşünüyorsunuz aşkı, aşkı tanımlama ve yaşama biçiminizi, ilişkilerinizi, hatalarınızı, doğrularınızı, kaybettiklerinizi, teğet geçtiklerinizi...
Bir tür başucu kitabı bence... Henüz okumadıysanız, önerimdir..:)

Not: Aşka Veda'dan küçük bir alıntı;
"Aşk,  devrimcidir, düzene meydan okur; hesaba kitaba gelmez, sınır, kural, engel tanımaz…
Deprem gibidir aşk, bakmaz, gelir, vurur.
O bir türlü vazgeçemediğimiz, o her daim ihtimal dâhilindedir...
Sakin denizlere açılan ve hiç kirlenmeyen bir nehir, siz sığ sulardan uzaklaştıkça sizinle beraber derinleşendir…
Dokununca solan bir çiçek, yaklaştıkça solan bir serap; imkân dâhiline girdikçe imkânsızlaşan…
Şehvet sevdadan soyundukça, Eros okunu kırdıkça, piyasa duruma el koydukça can çekişen, körelip çirkinleşen…
Ve kalbimizde azaldıkça, dilimizde çoğalandır AŞK…"

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Savaşın Çiçekleri... Acıtan hikayeler...

Hep merak eder ama bir türlü anlam veremem, savaş nedir, neden olur, neyi çözer... Savaş, nasıl bu denli suskun hale getirebilir yürekleri, vicdanları? İnsanı en çok iyileştiren şey, bir başkasına yaptığı iyilik iken, nasıl olur da bu denli vahşi ve acımasız hale gelir insan? Yoksa kötülük de, bir kırılma noktasından sonra umursanmayan ve önlenemeyen bir güdüye mi dönüşür?

Tarih acımasız öyle çok savaş ve öyle büyük katliamlar ile dolu ki, sanırsınız ki daha fazlası artık mümkün değildir. Sonra döner ve günümüze bakarsınız. Sömürülen ülkelere, yok edilen umutlara, dünden bir farkı olmayan savaşlara...

Nedense, tarihten ders almak yerine, "tarih tekerrürden ibarettir" kalıbına sığınmak daha kolay veya daha cazip geliyor insanlara... Siyaset arenalarında, medyada ve hatta sokaktaki insanda savaş naraları yükseliyor. Sanki bir oyun gibi. Sanki ne bizim ne de sevdiklerimizin ölmeyeceği, heyecanlı bir oyun oynanacak... Oysa ölüm var... Gerçek, buz gibi soğuk, hançer gibi keskin...

İşte, dün vizyona giren "Savaşın Çiçekleri" (The Flowers of War) adlı filmi izlerken, bir kez daha savaşın yıkıcı, vahşi ve şeytani yüzü ile karşılaştım. Başrolünde, Batman filmindeki rolüyle zihinlerimize kazınan Christian Bale var. Yönetmenliğini Zhang Yimou üstlenmiş.

Film, 1937'de yaşanan gerçek bir olaydan esinleniyor. Çin ve Japonya arasında 1800'lü yılların sonundan başlayarak, uzun süre devam eden savaşlar olmuş. Kore ve Mançurya'nın işgalinin ardından, 1 Aralık 1937'de, filme de mekan olan başkent Nanking'e gelmiş sıra.

"Savaşın Çiçekleri", o dönemde, Nanking'in savaş kargaşasıyla başlıyor. Çok sert görüntüler var filmde, üst üste yığılmış cesetler, kaçan insanlar, vurulanlar, tecavüz edilip öldürülmüş çıplak kadınlar... Ölümün nefesini hissettim izlerken o trajediyi, umudun ne denli az olduğunu, sanki cesetlerin kokusu geldi burnuma, nefes almak zorlaştı. Herhangi bir savaş filmiyle karşılaştırdığımda, görüntülerin acımasızlığına ve sertliğine rağmen çok estetik olduğunu söylemeliyim...

Filmin konusu ise öz olarak şöyle; Bir cenaze levazımatçısı olan John Miller (Christian Bale), bir katedralde öğrenci olan 13-14 yaşlarındaki genç kızlar ve savaştan kaçarak oraya yerleşen şehrin en güzel hayat kadınları yaşam savaşı seviyor.

Bu esnada, ahlak, din ve açgözlülük kavramları yoğun ve güçlü bir dil ile anlatılıyor. Öğrenciler ile hayat kadınları arasındaki çatışmalar, paragöz cenaze levazımatçısı John Miller ile küçük koruyucu George (Huang Tianyuan) arasındaki para-iman çekişmesi...

Filmde çok güçlü ve çok dokunaklı sahneler var. Mesela Binbaşı Li'nin müthiş performansı, başlangıçta bir soytarı gibi görünen John Miller'ın rahip giysisini giymesiyle geçirdiği değişim, umursamaz görünümleriyle zihinlere çakılan hayat kadınlarının büyük fedakarlığı, umutlarını kaybeden öğrencilerin asil davranışı, hele de George'un çabası, azmi ve kendisine verilen koruyuculuk görevini yerine getirme noktasında sergilediği o müthiş sorumluluk...

Bir de, hayat kadınlarının lideri güzeller güzeli Mo'nun (Ni Ni) John'a söylediği "Bazen duymak istediğimiz son  şey gerçekler olur" sözü, nasıl da doğru, öyle değil mi?


İşin en acıtıcı yanı ise bu olayların, "Nanking tecavüzleri" olarak anılan, gerçekten de yaşanmış olaylar olması. Tarihçiler, 20 binin üzerinde tecavüz vakasından bahsediyor. İnsanların ne kadar barbar olabildiğini, keşke hiç görmesek...

Bir filmden bu denli çok bahsetmemeli aslında, izleyecek olanları etkilememek adına. Ama ben öyle çok etkilendim ki, ancak bu kadar susabiliyorum işte. Neyse... Derim ki; mutlaka izleyin! Birçok yönüyle görülmeye değer bir film...

Gerçeğe Çağrı! İyi bir aksiyon filmi...

Son günlerde izlediğim en iyi aksiyon filmlerinden biri oldu "Gerçeğe Çağrı". Bilim kurgu, aksiyon ve macera filmi sevenler için güzel bir alternatif.


Yönetmeni Len Wiseman. 2012 yapımı bir Amerikan filmi. Oyuncular; Colin Farrell, Bryan Cranston, Jessica Biel ve Kate Beckinsale...

Ben çok keyif alarak izledim. Bilim kurgu filmlerinden pek hazzetmeyen biri olan ben için bile, Gerçeğe Çağrı (Total Recall) seyirlik bir film. Düşleri gerçek anılara dönüştüren bir şirket olan Recall, insanı içten içe ürkütse de, heyecan verici bir fikir olduğunu söylemeden geçemeyeceğim:)

Düşünsenize, çok iyi bir ajan olmak istiyorsunuz ve hoooppp bir anda çok iyi bir ajanın hafızasına ve yeteneklerine sahip olarak bir oyunun içine giriyorsunuz. Böylece hayatın monotonluğundan uzaklaşıp, heyecan dolu bir deneyim yaşıyorsunuz. Tabii, filmde durum bu kadar de pembe değil:) İzleyip, görmeniz gerek...

Bir de benden söylemesi, aksiyonun dozu öyle yüksek ki, 118 dakika boyunca soluk soluğa kalıyorsunuz...



24 Ağustos 2012 Cuma

Beş yazar bir roman!

Uzun bir süre önce aldığım ama bir türlü okumaya vakit bulamadığım bir roman vardı. Beni romanın konusundan çok, ortaya çıkış hikayesi heyecanlandırmıştı doğrusu. Duymuşsunuzdur muhakkak, Metis Kitap'tan çıkan "Beşpeşe" adlı romandan bahsediyorum.

Beşpeşe; edebiyatımızın beş güçlü ismini bir araya getiren ve hepsinin kendi üsluplarını koruyarak ortaya çıkardığı bir roman. Sanırım Türkiye'de, daha önce böyle bir roman hiç yazılmamış. Bu anlamda da bir ilk...

Anlaşma şöyle;

  • Beş yazar ile ortak bir roman yazılması için anlaşma yapılıyor. 
  • Yazarlar, romanın konusu ve kurgusu ile ilgili hiç bir araya gelmiyorlar. 
  • Her yazar, sırası geldiğinde kendisinden önceki bölümü yazmış olan yazarın hikayesini okuyor ve hikayeyi kaldığı yerden kendi üslubu ile yazmaya devam ediyor. 
  • Her yazara 2 ay süre tanınıyor ve bu süre içerisinde kendi bölümlerini tamamlamaları gerekiyor. 
  • Hiçbir yazar diğer kendisinden önce yazmış olan yazarın bölümünde bir değişiklik yapamıyor hatta yazarın kendisi de daha sonra değişiklik yapamıyor.

Yazar seçimi yapılırken, farklı üslupları olan yazarların tercih edilmiş olması da duruma ayrı bir hoşluk katmış.

Yazarlar ve sıralamaları ise şöyle; Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker ve Pınar Kür. Faruk Ulay ve Celil Oker'i daha önce okumamıştım ama diğer üç yazar kitabı alma kararı alırken işimi çok kolaylaştırdı:)

Ben en çok Murathan Mungan'ın bölümünü sevdim. Sonrası ise gerçekten de romandan ziyade üslupların konuştuğu bir arena. Yazarlar arasındaki yaklaşım farkı, üslup farkı, yazarların karakterlere verdikleri özellikler ve bunların sürekliliği, hikayenin akışı... Sahiden çok zor bir deneme. Bir başkasının başlattığı hikayenin içine girmek ve o hikayeyi kaldığı yerden kendi tarzınla sürdürmek... Durum çorbaya dönmek üzereyken Pınar Kür iyi bir toparlama yapmış doğrusu :-)))

Çok keyif alarak okudum ben "Beşpeşe"yi. Henüz okumamış olanlara, bu beş yazarın ortaya çıkardığı eseri muhakkak okumalarını öneririm. Okumuş olanların ise yorumlarını merak ediyorum, paylaşırlarsa çok sevinirim...

18 Ağustos 2012 Cumartesi

"Kürk Mantolu Madonna" zamanı!

Mr.Maana: "Kürk Mantolu Madonna" zamanı!: "Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefin...

17 Ağustos 2012 Cuma

Söyleyecek ne çok sözüm birikti, bilsen...

Hayat öylece akıp gidiyor ve ben de usulca bıraktım kendimi o coşku dolu sulara... Ne zamandır suskunsam; söyleyecek sözüm olmadığından değil. Zamanı gelecek ve inci gibi dökülecek yüreğim satırlara...

Ama şimdilik, size huzur vermesini dilediğim bu fotoğrafları paylaşıyorum:))



14 Ağustos 2012 Salı

Mr.Maana Minigolf Turnuvası için yarış başladı!

Mr.Maana: Mr.Maana Minigolf Turnuvası için yarış başladı!: “Yaşama ve bize dair anlamlı şeyleri hatırlatır” sloganıyla yola çıkan Mr.Maana, üyelerinin unutamayacağı özel bir turnuva için çok özel b...

7 Ağustos 2012 Salı

Romantik Komedi Severlere Mr.Maana’dan Sürpriz!

Mr.Maana: Romantik Komedi Severlere Mr.Maana’dan Sürpriz!: Mr.Maana’da bugün yepyeni bir yarışma başlıyor! Daha önce Elif Şafak, Hakan Günday, Can Dündar’ın kitaplarının yanı sıra dünya çapında yan...

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Mr.Maana: Mr.Maana’da Kazanan Kazanana!

Mr.Maana: Mr.Maana’da Kazanan Kazanana!: Gün boyu en hareketli günlerinden birini yaşayan Mr.Maana, bir günde tam dört üyesini birden ödüllendirdi!  İşte, yayına girdiği günden bu y...

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...