12 Kasım 2012 Pazartesi

Teachtising ve Mr.Maana Ekonomist'te...

Teachtising: Teachtising ve Mr.Maana Ekonomist'te...: Bu haftaki Ekonomist dergisinde, pazarlama iletişiminin usta kalemi Fatoş Bozkuş'un köşesinde Teachtising ve Mr.Maana'yı anlattık.

6 Kasım 2012 Salı

James Bond Skyfall ve Xperia ion...

Ürün yerleştirme uygulaması, özel olarak ilgimi çeken bir reklam uygulaması. Başarılı uygulanması halinde, çok işe yaradığını düşünüyorum. Ama ne yazık ki Türkiye'de iyi örneklerine rastlamak pek mümkün olmadı.

Bugünlerde ise bir kampanya dikkatimi çekiyor; James Bond serisinin yeni filmi Skyfall'da Sony Xperia'nın ürün yerleştirmesi yapılmış. Aslında Sony Xperia'nın yeni akıllı telefonu Xperia ion'un lansman kampanyasının ilk adımı bu filmde atılmış.

Filmi henüz izlemedim ama kampanyanın diğer mecralardaki yansımalarına bakarak, çok akıllıca işlendiğini söyleyebilirim. Dün, Uludağ Sözlük'te reklamını gördüm: James Bond'un Seçimi! Sonra metrodaki  reklam alanlarında, bu sabah da Google'daki reklamını... Merak edip araştırdım biraz; sinema filmindeki ürün yerleştirme uygulaması geleneksel ve sosyal medyadaki reklamların yanı sıra saha aktiviteleri ile de desteklenmiş.

Başarılı Bir Saha Aktivitesi
Mesela Nişantaşı’nda bir gösteri gerçekleştirmişler. Abdi İpekçi Caddesi’nde ansızın ortaya çıkan James Bond ve Bond kızı karakterlerindeki dansçılar, ortaya seyirlik bir şov koymuşlar.

Şovun ardından James Bond hayranları, özel olarak hazırlanan Xperia Ajan Oyunu’nda bir yarışmaya katılmışlar. Her birinde farklı talimatların verildiği odalarda Xperia ion’un yardımıyla görevleri en hızlı şekilde tamamlamaya çalışan yarışmacılar sıkı bir mücadeleye girişmişler. Yarışma sonunda en hızlı olan yarışmacı günün James Bond’u seçilerek Sony Xperia ion kazanırken, ikinci James Bond filmleri DVD seti, üçüncü ise Skyfall sinema bileti kazanmış. Çok eğlenceli bir aktivite olmuş, değil mi?

Ha, konuyla ilgilenenler için bir not daha:
Xperia Ajan Oyunu 17 Kasım’dan itibaren üç hafta sonu boyunca İzmir, Bursa ve Ankara illerinde devam edecekmiş.

5 Kasım 2012 Pazartesi

Bulut Atlası... Son Zamanların En İyi Filmi...

Vizyona girdiğinden beri gitmek için can attığım filmi, nihayet bu haftasonu izleme fırsatı buldum. Özellikle "Matrix" filmi ile nam salan Wachowski Kardeşler ile Tom Tykwer'in yönetmenliğini üstlendiği yeni sinema filmi Bulut Atlası'ndan bahsediyorum.

Afişlerindeki bu cümle zaten çok çarpıcı; "Geçmiş. Şimdi. Gelecek. Her şey birbiriyle bağlantılı.". Film boyunca da bu mesaj tekrarlanıyor. Mekan, zaman ayrı olsa da kader aynı. Kavradığımızın üzerinde, bambaşka bir dünya tasvir ediyor, şaşırtıyor, düşündürüyor hatta ürpertiyor... En çarpıcı mesajı ise "insanın insanla beslenmesi". Hükmetme hırsına, sömürüye ve bencilliğe işaret eden film, bunun tüm insanlığa nasıl acı ve yıkıcı sonuçlar getirdiğine vurgu yapıyor.

Üç ayrı zaman dilimini ve birbirinden farklı pek çok hikayeyi aynı anda anlatıyor olması nedeniyle biraz karmaşık, takibi ve anlaması zor ve de hatta biraz yorucu. Bazı oyuncuların, farklı zaman dilimlerinde farklı farklı rolleri canlandırıyor olması da anlamayı biraz daha zor hale getiriyor.

Ama ben çok beğendim. Tekrar tekrar izlenebilecek bir film bence.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var

Bazı şiirler vardır, merhem gibidirler; tam da söylemek istediklerinizi, üstelik sizin asla beceremeyeceğiniz ustalıkta kağıda dökmüştür ya hani usta.
Şiir, sarıp sarmalar yaralarınızı, şefkatle okşar saçlarınızı, yüreğinizi ısıtır, umudunuza kanat olur...
Söyleyecek söz bulamaz, minnettinizi nasıl dile getirebileceğinizi bilemezsiniz hani.

İşte tam da o anda, hani Şibumi adlı romanda bahsedilen o tarifsiz an gibi, zaman ve mekandan sıyrılır büyülü bir enerjiye dönüşür ve şairin yüreğinde bir ışık gibi parıldarsınız.
O, o anda yüreğine tatlı bir tebessüm yerleştiren duygunun kimin minnet duasıyla geldiğini bilemese de, içten içe sezer kaynağını...

Veren de alan da mutlanır, işte o an böyle bir andır... Böyle bir şiirle can bulmuştur şibumi. Bende ve Ataol Behramoğlu ustada, tam şu anda olduğu gibi...

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği.

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya.

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin.

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına.
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına.

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın.

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı.

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına  
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

2 Kasım 2012 Cuma

Marka Bağımlılığı

Bugün, yeni bir örneğiyle karşılaşınca, bu örnek vaka üzerinde yeniden düşündüm. Bazı markaların müthiş pazarlama yeteneğinden. Çünkü bu gerçekten bir dehalık göstergesi.

Evet evet, giyim markalarından bahsediyorum. Hani eşek kadar logolarını kıyafetlerinin üstüne basan veya etiketi kıyafetin iç kısmına değil de dış kısmına diken markalar. Onları tebrik etmek gerek. Düşünsenize, o kıyafeti almak için bir sürü para veriyorsunuz, sonra da o markanın bedava (daha doğrusu üstüne para vererek) reklamını yapıyorsunuz.

Biliyoruz aslında bu insanların gönüllü reklam mecrasına dönüşmesinin nedenini. Markaların, insanların hangi zayıf yönünden nasiplendiği belli; literatüre "marka bağımlılığı" olarak geçen hastalık. Yani, o markayı giymenin ayrıcalık olduğuna, statü ve prestij göstergesi olduğuna inanan zihniyetten beslenen markalar. Bu markalar, insanları işte tam da bu zayıf noktalarından vuruyor. "Beni giy ve önemli biri ol!", "Beni giy ve güzel biri ol". Bu nedenle bolca ünlü model kullanıyorlar. Özdeşleşsin insanlar, onlar gibi olmak istesin, onları taklit etsin ve de tabi satın alsın diye. Reklamlarda bu kadar çok ünlü kullanılıyor olması, boşuna değil.

Pek çok insan, hayran olduğu ünlüye bakıp veya vaat edilen duyguya kapılıp, o markadan alışveriş yapıyor. Ama, markayı da açıkça göstermesi lazım ki anlaşılsın kim olduğu, ne olduğu; değil mi ama, yoksa nasıl sağlayacak onların yarattığı büyüyü? Logo veya etiketi görünüyor olmalı. Bak ben var ya bu markaya deli gibi para verebiliyorum. Sen beni pek önemsemiyorsun ama bak ben çok önemli ve farklı bir insanım. Bak bak, lütfen bak görmezsen çok üzülürüm. Gördün mü? Oh rahatladım şimdi. Kendimi önemli bir adam gibi hissettim. İşte, oldu! Reklamın büyük başarısı...

Ha bu arada, neredeyse birebir taklitleri çıkıyor bu markaların, ayırd etmesi hakikaten çok zor. Dolayısıyla, kıyafetinin marka olduğuna aldanıp (yani başka bir deyişle paralı olduğunu düşündüğünüz için) o insana değer verecekseniz işiniz çok zor, benden söylemesi.

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...