17 Şubat 2013 Pazar

Unutulur mu?

Bazı kayıplar vardır, öyle büyüktür ki yarattığı boşluk, çırpınıp durursunuz yerini doldurmak için... Nafile... En umutlu olduğunuz varlıklar bile, alıp o kaybın yerine koyduğunuzda tuhaf bir hafifliğe erişir, boşalır sanki içi...

Bazı sözler vardır, derin ve anlamlıdır, güçlüdür, inandırıcıdır... Heyecanlandırır sizi, umutlandırır, yeniden gülümsetir yüreğinizi... O sözlerin yarayı sarmak için değil, gözünüzü boyamak için kurnazca kurulduğunu gördüğünüzde, içiniz buruk, hayal kırıklığınız sessizliklerinden bin kat daha büyük olur...

Bazı anlar vardır, büyük bir anlama sahip... Üstünden değil 5 yıl, 5 bin yıl geçse de aklınıza düştüğü an bir fener gibi ışıldatır yüreğinizi... Sesleri cılız da olsa, bir yerlerde iyilik için, adalet için çırpınan yürekler olduğunu, yalnız olmadığınızı bilmenin huzuruyla doldurur yüreğinizi...

Bazı çaresizlikler vardır... Yarattığınız hiçbir çarenin, çare olamadığı çaresizlikler... Derdinizi anlatmak için yüzyıllarca aralıksız konuşabilecek kadar dolu olur da yüreğiniz, sizi duymasını ve anlamasını istediklerinizin kalplerinin sağırlığında dilsizleşirsiniz çaresiz...

Bazı insanlar vardır... Mucize gibidirler... Değdikleri pek çok yürekte, müthiş değişimler yaratırlar. Onlar bunu "sahip olduklarını sana hatırlattım sadece", diye tanımlarlar. Bir sihir gibidirler oysa... Bir meşale olup, aydınlatırlar yolunuzu... İyi ki vardırlar... İyi ki varsınız...

16 Şubat 2013 Cumartesi

Kaybettiğimiz sükunetin ağır yorgunluğu...

Şehir hayatının ışıltılı ve rengarenk büyüsü, aklımızı alsa da başımızdan, sunduğu olanaklar kendisini vazgeçilmez kılsa da, farkında mıyız acaba; verdiklerinin yanında aldıklarının...

Şehir, kutulara hapseder bizi. Dört duvarla çevrilir etrafımız. Kendi seslerimize komşularımızın sesleri karışır, sokağın sesleri, şehrin sesleri... 

Bazen bir karnaval gibi neşelidir şehrin sesleri, bazen bir tımarhanenin inlemelerine dönüşür, bazen bir hapishanenin bezgin ve umutsuz nefes alışlarına...

Öyle çoktur ki bu sesler, öyle gürültülüdür ki her yer, daha hiçbir şey yapmadan yorgun düşeriz...  

Tuhaf olan ise, o seslere bağımlı hale gelmemizdir. Kesilse bi şekilde veya azalsa, duymasak, -ki bu neredeyse imkansızdır- huzursuz olur, her yeri kontrol eder, aksak olanı bulmaya çalışırız. Aklımız türlü hikayeler üretir, içimizi derin bir yalnızlık duygusu doldurur, ürperir, kaygılarla dolar yüreğimiz...

Şehrin sesleri, gürültüye alıştırır, gürültüye bağımlı kılar bizi. Öyle ki, düşünce biçimimiz bile sadeleştirmeye değil karmaşıklaştırmaya alışır. Berraklığını yitirir görüş açımız, doğrular kaygan zeminlerde yitirir yolunu.

Oysa, "sükunet" diye bir şey var. Sükunet, huzur dolu bir melodidir. Sükunet, duru bir göldür, ruhun yansımalarını izleyebildiğimiz. Sükunet, özü görebilmenin anahtarıdır. Sükunet, sezgilerimizi duyabilmemizin yoludur. Sükunet, yaralanıp duran ruhumuzun merhemidir.

İşte bu yüzdendir ki, her şeye rağmen sükuneti yakaladığımız sığınaklar yaratmalıyız kendimize. Kaybetmemek için yüreğimizin sesini. Özümüzü unutmamak için. Kendimizi kaybedip, yapayalnız kalmamak için. 

Zor, evet! Ama şehrin bizi olmaya zorladığı insan olmamak için, direnmek ve masumiyetimizi korumak için, kötülüğün zehrinin içimize akmasına izin vermemek için en çok kendimize ihtiyacımız var. 

Bu nedenle, sükuneti bulmamız, orada durulmamız, sakinleşip kim olduğumuzu hatırlamamız gerek. Özümüzü hatırladığımızda ve onunla buluştuğumuzda, gözlerimize yerleşen o huzurlu mutluluk; işte, yaşamın sırrı da hediyesi de burada....


11 Şubat 2013 Pazartesi

En sevgi dolu ayda Büyükada!:)

Ara sıra serpiştiren yağmur yıldırmadı bizi, bu pazar soluğu Büyükada'da aldık. Vapur yolculuğu, başlı başına bir keyif! Bana "Aslolan varış noktası değil, yolculuktur" dedirten, huzur dolu bir yolculuk...
Martılar, denizin kokusu, dalgaların sesi, adanın huzur dolu sesleri, hiçbir fotoğraf karesine sığmayan büyülü renkler!... Keşke, zihnime kaydettiklerimi aktarabilseydim size ancak elimde sadece bu kareler var, size de mutluluk vermesi dileğiyle..:)













6 Şubat 2013 Çarşamba

Ordan şurdan burdan...

Zamanın nasıl akıp gittiğini gözlemleyemediğim, ipini tutamadığım, durup soluklanamadığım zamanlardayım...

Çok sevdiğim bir Kızılderili hikayesi vardır, sen de bilirsin muhakkak. Kızılderili ile beyaz adam, ata biner ve dörtnala giderler. Derken Kızılderili bir anda durur. Beyaz adam şaşırır ve sorar, neden bekliyoruz? Kızılderili yanıt verir, "çok hızlı gittik, ruhlarımız geride kaldı".

İşte, benim de ruhum gerilerde kaldı biraz, durup beklemeliyim onu, biliyorum... Biliyor da, duramıyorum... Kendimi özledim...

Neyse, güzel şeylerden bahsedesim var:) Bak, geçen gün ne yaptım biliyor musun? Yeter artık, iş-güç, düş yakamdan dedim; attım kendimi sinemaya! Aslında "Pi'nin Yaşamı"na niyetlenmiştik ama salon dolu olunca, "Hansel ve Gretel"e gidelim bari dedik. E fena da olmadı hani yani!:)

Düşünsene, çocukluğumuzun tatlı masalındaki çocuklar büyümüş ve yepyeni bir hikaye anlatmak istiyorlar bana! Durur muyum hiç, oturdum izledim işte... Biraz fazlaydı şiddet yanı ama masal tadındaydı yine de. Henüz izlemediyseniz, bence izleyin...

Hmmmm, neler izledim başka son zamanlarda bi bakayım;
Anna Karenina'yı izledim. Benim için hayal kırıklığı idi...

Jack Reacher'ı sevdim, güzeldi bence, zaman akıp geçti izlerken:)

Hobbit! Tam bir efsane! Ya ben bayılıyorum bu seriye, tekrar tekrar izleyebilirim. Her seferinde de aynı coşku ve keyifle üstelik...

Uçuş filmi de fena değildi, sevdim ki ben:)
Sırada, izlemeyi planladığım iki film daha var; Pi'nin Yaşamı ve Hükümet Kadın. Güzel yorumlar okudum ikisiyle de ilgili.. Bakalım, bende nasıl izler bırakacaklar... Bitik Şehir, Yakın Tehdit ve Cem Yılmaz'ı da göresim var. Aslında benim bugünlerde deli gibi ve durmadan film izleyesim var:)

Ama bak, işte bi sürü iş birikti bile ben buralarda dolanırken; hadi gidip çalışayım bari:))

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...